2 Ağustos 2009 Pazar

AKŞAM AKŞAM ARADAKİ 7 FARKI BULUN

Resimde sevgili üyemiz Rasim Karavana'nın dünya tatlısı kızı Deniz'in elinde iki mükemmel pembe görülmekte!İkisi de tam ısırmalık maşallah!



Sabah heyecanla Akşam gazetesini açtım.Bu benim PDA adına basın sözcülüğü yaptığım ilk röportaj.Saatler harcadım eksiksiz ve kusursuz olsun diye.Sonuç hiç beklemediğim kadar hüsran.Bu ikinci tecrübe bir hafta içinde!Acilen çözüm bulmamız lazım.Avniye Hanım yurtdışında ve onca işinin arasında defalarca metni kontrol etti ve bana hep yardım etti.Keza moderatörümüz Nalan Cantav da...Bırakın söylediklerimi fotoğraflarda bile hata var.Oysa muhabire altını çizerek benim balkonumda çekim yaparak pembe domatesi tanımayanlara yanlış bir mesaj vereceğimizi,benimkilerin cherry görünümlü minik pembeler olduklarını söyleyip teklifini geri çevirmiş ve resim adına doğru yerleri işaret etmiştim!Ben öyle dememişim ekin ilk sayfasında benim bızdık üç güzeller saf saf sırıtmıyorlar mı!Daha 7. sayfaya geçmeden elim ayağım titredi doğrusu!


Metinin kesileceğini hepimiz biliyorduk ama o da ne!Benim metin yerine hatalarla dolu ve bize düzeltmemiz için yolladığı muhabirimizin metni yayınlanmış!2006 da çıkmış olan bir yasanın 2011 de yürürlüğe gireceği gibi absürd bir cümleyi bana kurdurtuvermiş!Düzeltmeleri tek tek yapacağıma muhabirimizin bize basılacağını söylediği en son haliyle metnimizi burada yayınlıyorum.
Gerisine siz karar verin!Bir de aman yetişsin diye iki ayağım pabuca girmişti!Yazık çok yazık...Millet pazardan pembe diye minik cherryleri toplayacak!Tüm PDA'dan özür diliyorum.Beceremedim!Basın yine baskın geldi...

YAYINLANMASI GEREKEN DOĞRU METİN


Gökten üç pembe domates düştü, 1500 kişi paylaştı


Üç hediye domatesle başlayan bir hikâyenin sonunda bugün 1500’ü aşkın kişi balkonlarında ve bahçelerinde pembe domates yetiştiriyor, deneyimlerini bloglarında paylaşıyor. Pembe Domates Ağı size de yakın…




Eyüp Tatlıpınar etatlipinar@gmail.com




İçi beyazlaşmış, sert, kokusuz ve tatsızlığından ‘odun’ yiyormuşuz hissi veren laboratuvar domateslerinin pazarları ele geçirmesinden beri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir tür var; pembe domates. 2005 yazında bu türle tanışan Avniye ve Mehmet Tansuğ’un girişimleriyle kurulan Pembe Domates Ağı ‘’PDA’’ sayesinde bugün ‘balkon tarımı’yla pembe domates yetiştiren 1500’ü aşkın kişi bulunuyor Türkiye’nin her köşesinde. PDA’nın basın sözcüsü Yeşim Güriş’ten ilk pembe domates tohumlarının kaynağının rahmetli Hafize Baliç’in Çerkezköy’deki bahçesinde 50 yılı aşkın süredir yetiştirdiği pembelerden olduğunu öğreniyoruz. Belki duymuşsunuzdur, domatesin hikâyesi ilginç. Anavatanı Amerika’dan zaman içinde tüm dünyaya yayılmış ve farklı renklere, biçimlere evrimleşmiş. Sebze mi meyve mi olduğu tartışılırken vaktiyle mahkeme kararıyla sebzelik statüsüne kavuşmuş. Aslında ABD’li tüccarlar o yıllarda (19. yüzyılın sonları) gümrük yasasının meyveye tanıdığı vergi indiriminden yararlanmak için domatesi meyve statüsüne almak istiyorlarmış ama bu yöndeki tüm bilirkişi raporlarına karşın yargıç, “meyve olsaydı yemekten sonra yenirdi” diyerek domatesi sebze ilan etmiş!




İNCE KABUKLU, NARİN, LEZZETLİ… Pembe domatesin Türkiye’ye balkan göçmenleriyle yayıldığını söylüyor Yeşim Hanım. Bugün seyrek de olsa Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yetiştiriliyor. Özellikleriyse şöyle; ince kabuklu, çok narin ve bir o kadar da lezzetli. Bugünün raf ömrü uzatılmış laboratuvar domatesiyle karşılaştırırsak, “günümüzde her şey üretildiği yerde tüketilmediği için pembe domates bu yarışta haksız rekabet sonucu yaya kalmıştır” diyor Yeşim Hanım; “Köylü onu pazara götürene kadar ince kabuğu yırtılır, sulu içeriği dışarı çıkar, bu yüzden ekonomik ömrü kısadır ve bu nedenlerle de artık çiftçiler tarafından satış amaçlı fazla ekilmemektedir. Nesli tükenme tehdidi ile baş başadır. Oysa bir kere doğal pembe domatesten tadan bir kişi bir daha asla evine o konvansiyonel tarım ürünü lezzetsiz şeyleri sokmak istemez! Hem sağlık hem de verdiği keyif açısından pembe domates hiçbir şeyle kıyas bile edilemez.” PDA’nın kurucuları Avniye ve Mehmet Tansuğ çifti 2005 yılında arkadaşlarından, anneleri Hafize Baliç’in yetiştirdiği üç domatesi hediye olarak almışlar ilk kez. Tohumlarını kurutup saklarken bir yıl sonra arkadaşları o tohumlardan balkonda ya da bahçede pembe domates yetiştirebileceklerini söylemiş ve her şey böylece başlamış. Üç domatesten 100’e yakın fide çıkmış ve onun tohumlarını arkadaşlarına dağıtmaya başlamışlar. Bir süre sonra işin püf noktalarını paylaştıkları, yetişen domateslerin neredeyse her gününü aktardıkları web günlüğünü açmışlar. Arkasından da büyük bir ilgiyle karşılaşmışlar ve 100-150 üyeden oluşan Pembe Domates Ağı (PDA) böylece hayata geçmiş.




PEMBE DOMATES’ÇİLERE TİCARET YASAK Bugün üye sayısı 1500’ü aşan ağa katılmak için hazırladıkları manifestoyu kabul etmek şart; buna göre tohumu elde edince temiz toprak ve doğal yöntemlerle yetiştirmek ve tekrar elde edilen tohumları herhangi bir ticari amaca sapmaksızın PDA içinde karşılıksız paylaşmak gerekiyor. Aksi saptandığında üyelik düşürülüyor. Eğer kabul eder ve ağa katılırsanız ilk tohumlarınızı almak için tohum paylaşım zamanını, yani Ocak Şubat aylarını beklemeniz gerekiyor. Peki balkonunuzda pembe domatesi kolayca yetiştirebilir misiniz? “Balkonda doğal pembe domates yetiştirmek bir balkonda yetiştirilebilecek en zor şeydir” diyor Yeşim Hanım, “Ama gerçekten tüm sevginizi katarsanız mümkündür.” Tohumdan domatese geçen 90 gün boyunca karşılaşabileceğiniz her türlü zorluğun üstesinden, web günlüğü pembedomates.blogspot.com sayesinde gelebilirsiniz. “Ben de başarabilirim” diyorsanız üye olmak için de aynı günlükteki ya da www.pembedomates.org adresindeki kısa formu doldurmanız ve manifestoya harfiyen uymayı kabul etmeniz yeterli.






Pembe Domates GDO’ya (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara) karşı Pembe Domates Ağı’nın amaçlarından biri de GDO’lar konusunda insanları bilinçlendirip ortak bir tavır geliştirmek. GDO’ya Hayır Platformunu destekleyen gruplardan biri aynı zamanda PDA.Yeşim Güriş, GDO’ların daha çok para kazanma hırsından doğduğunu ve kısa sürede büyük şirketlerin tehlikeli biçimde bu alanda tekelleştiğini söylüyor. Hayatta çoğunlukla ikinci bir şans her zaman vardır ama bahsettiğiniz GDO’lu tarım ise doğa bu şansı size bir daha veremez.GDO’lu tohumlara ne bahane ile olursa olsun ülkemizin hiçbir şekilde ihtiyacı yok.Tüketiciler olarak aslında zararlı olan hiçbirşeyi satın almayarak üreticiyi yönlendirmemiz mümkün.Mevsiminde tüketilen sebze ve meyve her zaman daha sağlıklı ve etiktir.Domates sadece yazın yenirdi ama bu önemli detay nedense unutuldu…




GDO’ların Türkiye’deki durumu nedir?




GDO’ların üretimi hâlihazırda Türkiye’de yasak ama ülkemizde bir ürünün GDO’lu olup olmadığını anlayacak gelişmiş laboratuvar fazla yok. Mesela Güneydoğu’da ve Trabzon’da bazı yabancı tohum firmaları ne olduğu bilinmeyen bedava tohumlar dağıtmıştır çiftçimize.Yeterince denetim yapıldığını söylemek zor.




Türkiye’de GDO’lu ürünler var mı?




Çocuklarımız çok yakın bir gelecekte ailelerine soracaklar neden beni obez ve şeker hastası yaptınız ,’’BANA NE YEDİRDİN ANNE’’ diye!GDO’lu ürünler siz farkında bile olmadan her yerdeler.Bebek maması da dahil 1600’den fazla işlenmiş gıdadan bahsediyoruz!Yediğiniz çikolata ya da mısır cipsi paketinin üzerini okuyun lütfen,tabi ki ancak bir büyüteç yardımıyla!Kimse almaz diye GDO içerir yazmıyorlar!Olaya gıda maddesi açısından bakarsak genleriyle oynanarak yetiştirilen ürünler arasında soya ve mısır en yaygın olanı dünyada.Ben etikette soya lesitini,mısır şurubu,fruktoz vblerini gördüğüm anda o paketi bulunduğu rafa geri bırakıyorum!Yeter ki etiket doğru ve içeriği tam olarak açıklar şekilde olsun.Örneğin etiketteki ‘’şeker’’ yeterli bir açıklama asla değil çünkü şeker neden üretilmiş bilemiyorsunuz?GDO’lu mısır bazlı mı yoksa pancar mı?Etiketleme ve tüketiciyi doğru ve eksiksiz bilgilendirme konusunda da çok eksiklikler var ne yazık ki.Unutmadan “Ama bu ürün GDO’lu” diyemezsiniz çünkü rekabet kanunumuza göre haksızlık etmiş olursunuz,cezası dahi var!Diyelim ki GDO devi Amerika’dan mısır vblerini yada soya lesitini vblerini ithal edildi. Gümrükte ithal edenin beyanı yani “bunlar GDO’suz” demesi yeterli oluyor.Gümrüklerimizde ne bir laboratuar analizi yapılıyor ne de bizi buna karşı koruyacak bir biyo-güvenlik yasamız var,çıkacak yasa bu nedenlerle çok ama çok önemli.




Çok mu tehlikelidir bu ürünler?




Evet sağlığımıza ve doğaya düşman bir teknolojik üründür GDO!Varolan zaten bunca mükemmel iken neden bozarlar ki doğal yapısını?Domateste akrep geni kim yemek istiyor?üretici kar etsin diye neden ben sağlıksız ve kötü beslenmeyi kabul edeyim ki!Beni raf ömrü ilgilendirmez.Mikro besin açlığına neden mahkum olayım ki?2009 Nisan ayında “MON 810” kodlu GDO’lu mısırların ekimi Almanya’da yasaklandı.Geçen yıl şubat ayında da Fransa yasaklamıştı.Avusturya,Macaristan,Yunanistan ve Lüksemburg’da da yasak.Hayvan yemi olan bu GDO’lu mısır hayvanların sağlığına zararlı bulundu. Viyana Üniversitesi son olarak bir rapor yayınladı GDO’lu yiyecekler kısırlığa neden oluyor diye. Alerjiye, astıma, antibiyotik direncine neden olduğu da deneylerle kanıtlanmıştır. Prof Dr. Kenan Demirkol’un ‘’Akıllı Beslenmenin Matematiği’’ konusundaki yazılarını çok iyi okumak lazım kanser ve daha nice beladan uzak kalabilmek için diyor yeşim Hanım ve ekliyor bu nedenle bizim de desteklediğimiz GDO’ya Hayır Platformu bir imza kampanyası başlatmıştır.Desteklerinizi bekliyoruz. http://gdohp.blogspot.com/


Tohumculuk yasası ve Biyo Güvenlik yasa tasarısı konuşuluyor bu sıralarda, nasıl bir yasadır bu?




2006’da çıktı bu tohum yasası. Bu yasanın 2011’de yürürlüğe sokulacak olan 5. maddesine göre ancak kayıt altına alınmış tohumlar ekilebilecek. Tohumuna patent alamayan çiftçi ticari amaçla kendi geliştirdiği bu tohumunu satamayacak,aksine davranan çiftçiler ceza alacak. Böylece tekellerin ürettiği tohumlar bütün piyasayı ele geçirirken Anadolu’daki çoğu endemik binlerce türün yok olmasının da önü açılacak. Bu yönetmelik yüzyıllar boyunca ıslah edilerek günümüze kadar ulaşmış doğal ve bizim iklim koşullarımıza dayanıklı türler üzerinde bireysel hak sahipliğinin önünü de açıyor.Bir de en çok endişe ettiğimiz tohumun kilitlenerek patentlenmesi. Kısırlaştırılmış katır tohumu ancak bir yıl ekebiliyorsun, ertesi yıl tekrar aynı şirketten alman lazım tabi tarım ilacı ile birlikte. Tekellere bağımlılığı arttıran, tarımın sonunu getirecek son derece tehlikeli bir durum.Çıkacak olan Biyo Güvenlik yasası ise hala ayrı bir muamma.Burdan birkez daha rica ediyoruz tüm yetkililerden.En büyük GDO üreticilerinden Arjantin’in bile okuyup 73 sayfa eleştiri yazabildiği ve ısrarla GDO karşıtı kişi ve kurumlara tüm taleplerimize rağmen gösterilmeyen yasa tasarısı acilen kamuoyuna açıklansın.Ben kod numaralı laboratuvar kaçkını bir domates değil leziz pembe domatesler yemek istiyorum diyor Yeşim hanım ve altını defalarca çizerek ekliyor:Unutmayalım RAF ÖMRÜ UZADIKÇA İNSAN ÖMRÜ KISALIR!






Bu ise yayınlanan yanlış abidesi!



AKŞAM PAZAR 02 AĞUSTOS 2009, PAZAR
Gökten üç pembe domates düştü 1500 kişi paylaştı

Üç hediye domatesle başlayan bir hikayenin sonunda bugün 1500'ü aşkın kişi balkonlarında ve bahçelerinde pembe domates yetiştiriyor, deneyimlerini blog'larında paylaşıyor. Pembe Domates Ağı size de yakın...

İçi beyazlaşmış, sert, kokusuz ve tatsızlığından 'odun' yiyormuşuz hissi veren laboratuar domateslerinin pazarları ele geçirmesinden beri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir tür var; pembe domates. 2005 yazında bu türle tanışan Avniye ve Mehmet Tansuğ'un girişimleriyle kurulan Pembe Domates Ağı sayesinde bugün 'balkon tarımı'yla pembe domates yetiştiren 1500'ü aşkın kişi bulunuyor. Ağın sözcüsü, turist rehberliği yapan Yeşim Güriş'ten, pembe domates tohumunun Türkiye'deki en önemli kaynağının 50 yıldır Hafize Baliç'in Çerkezköy'deki bahçesi olduğunu öğreniyoruz. Belki duymuşsunuzdur, domatesin hikayesi ilginç. Anavatanı Amerika'dan zaman içinde tüm dünyaya yayılmış ve farklı renklere, biçimlere evrilmiş. Sebze mi meyve mi olduğu tartışılırken vaktiyle mahkeme kararıyla sebzelik statüsüne kavuşmuş. Aslında ABD'li tüccarlar o yıllarda (19. yüzyılın sonları) gümrük yasasının meyveye tanıdığı vergi indiriminden yararlanmak için domatesi meyve statüsüne almak istiyorlarmış ama bu yöndeki tüm bilirkişi raporlarına karşın yargıç, 'meyve olsaydı yemekten sonra yenirdi' diyerek domatesi sebze ilan etmiş. İNCE KABUKLU, NARİN, LEZZETLİ... Pembe domatesin Türkiye'ye balkan göçmenleriyle yayıldığını söylüyor Güriş. Bugün seyrek de olsa Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yetiştiriliyor. Özellikleriyse şöyle; ince kabuklu, çok narin ve bir o kadar da lezzetli. Bugünün raf ömrü artırılmış laboratuar domatesiyle karşılaştırırsak, 'günümüzde her şey üretildiği yerde tüketilmediği için pembe domates bu yarışta haksız rekabet sonucu yaya kalmıştır' diyor Güriş; 'Köylü onu pazara götürene kadar ince kabuğu yırtılır, sulu içeriği dışarı çıkar, bu yüzden ekonomik ömrü kısadır. Aynı nedenle artık çiftçiler tarafından ekilmemektedir. Nesli tükenme tehdidi ile karşı karşıyadır. Oysa bir kere doğal pembe domatesten tadan bir kişi bir daha asla evine o konvansiyonel tarım ürünlerini sokmak istemez! Hem sağlık hem verdiği keyif açısından pembe domates hiçbir şeyle kıyas edilemez.' Avniye ve Mehmet Tansuğ çifti 2005 yılında arkadaşlarından, anneleri Hafize Baliç'in yetiştirdiği üç domatesi hediye olarak almışlar ilk kez. Tohumlarını kurutup saklarken bir yıl sonra arkadaşları o tohumlardan balkonda ya da bahçede pembe domates yetiştirebileceklerini söylemiş ve her şey böylece başlamış. Üç domatesten 100'e yakın fide çıkmış ve onun tohumlarını arkadaşlarına dağıtmaya başlamışlar. Bir süre sonra işin püf noktalarını paylaştıkları, yetişen domateslerin neredeyse her gününü aktardıkları web günlüğünü açmışlar. Arkasından da büyük bir ilgiyle karşılaşmışlar ve 100-150 üyeden oluşan Pembe Domates Ağı (PDA) böylece hayata geçmiş. PEMBE DOMATESÇİLERE TİCARET YASAK Bugün üye sayısı 1500'ü aşan ağa katılmak için hazırladıkları manifestoyu kabul etmek şart; buna göre tohumu elde edince temiz toprak ve doğal yöntemlerle yetiştirmek ve tekrar elde edilen tohumları herhangi bir ticari amaca sapmaksızın PDA içinde karşılıksız paylaşmak gerekiyor. Aksi saptandığında üyelik düşürülüyor. Eğer kabul eder ve ağa katılırsanız ilk tohumlarınızı almak için tohum paylaşım zamanını, yani ocak-şubat aylarını beklemeniz gerekiyor. Peki, balkonunuzda pembe domatesi kolayca yetiştirebilir misiniz? 'Doğal pembe domates, bir balkonda yetiştirilebilecek en zor şeydir' diyor Güriş, 'ama sevginizi katarsanız mümkündür.' Tohumdan domatese geçen 90 gün boyunca karşılaşabileceğiniz her türlü zorluğun üstesinden, web günlüğü pembedomates.blogspot.com sayesinde gelebilirsiniz. Korkutmak gibi olmasın, 'ben de başarabilirim' diyorsanız üye olmak için de aynı günlükteki ya da
www.pembedomates.org adresindeki kısa formu doldurmanız yeterli.
PEMBE DOMATES GDO'YA KARŞIPembe Domates Ağı'nın amaçlarından biri de genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) karşı insanları bilinçlendirip ortak bir tavır geliştirmek. Yeşim Güriş, GDO'ların daha az emek ve riskle daha çok para kazanma hırsından doğduğunu ve kısa sürede büyük şirketlerin tehlikeli biçimde bu alanda tekelleştiğini söylüyor. GDO'ların Türkiye'deki durumu nedir? GDO'lar halihazırda Türkiye'de yasak ama ülkemizde bir ürünün GDO'lu olup olmayacağını anlayacak bir laboratuar yok. Mesela Güneydoğu'da ve Trabzon'da bazı yabancı tohum firmaları ne olduğu bilinmeyen tohumlar dağıtmıştır çiftçiye. Trabzon'da tohumdan çıkan mısırı hayvanlar bile yememiştir. Yeterince denetim yapıldığını söylemek zor. Türkiye'de var mı yani GDO'lu domatesler, mısırlar? Sadece onlarla bitse iyi. GDO'lu ürünler her yerdeler. Bebek maması da dahil 1600'den fazla işlenmiş gıdadan bahsediyoruz! Yediğiniz çikolata ya da mısır cipsi paketinin üzerini okuyun. Tabii ki büyüteçle. Kimse almaz diye GDO yazamıyorlar ama soya lesitini, mısır şurubu, fruktoz, glikoz gibi genetiği değiştirilmiş organizma dolu her paketin içi. 'Ama bu GDO'lu' derseniz haksız rekabetten mahkum olursunuz. Diyelim ki GDO devi Amerika'dan mısır ithal ettiniz. Gümrükte 'bunlar GDO'suz' demeniz yeterli oluyor, ne laboratuar var ne de bizi buna karşı koruyacak bir biyo-güvenlik yasamız.Çok mu tehlikelidir bu ürünler? Mesela henüz geçen Mayıs ayında 'MON 810' kodlu GDO'lu mısırların ekimi Almanya ve birçok Avrupa ülkesinde yasaklandı. Hayvan yemi olan bu mısır, hayvanların sağlığına zararlı bulundu. Viyana Üniversitesi son olarak bir rapor yayınladı GDO'lu yiyecekler kısırlığa neden oluyor diye. Alerjiye, astıma, antibiyotik direncine neden olduğu da deneylerle belirlenmiş. Tohumculuk yasası ve biyo-güvenlik yasa tasarısı konuşuluyor bu sıralarda, nasıl bir yasadır bu? 2006'da çıktı bu yasa, 2011'de yürürlüğe girecek. Bu yasanın 5. maddesine göre ancak kayıt altına alınmış tohumlar ekilebilecek. Tohumuna patent alamayan çiftçi, ticari amaçla kendi geliştirdiği tohumunu satamayacak, aksine davranan çiftçiler ceza alacak. Böylece tekellerin ürettiği tohumlar bütün piyasayı ele geçirirken Anadolu'daki binlerce türün yok olmasının önü açılacak. Bu yönetmelik yüzyıllar boyunca ıslah edilerek günümüze kadar ulaşmış doğal türler üzerinde bireysel hak sahipliğinin önünü de açacak. Bir de en çok endişe ettiğimiz tohumun kilitlenerek patentlenmesi. Kısırlaştırılmış tohumu ancak bir yıl ekebiliyorsun, ertesi yıl tekrar aynı şirketten alman lazım. Tekellere bağımlılığı artıran, tarımın sonunu getirecek bir durum: Peki, biyo-güvenlik yasası nedir? Çıkacak olan biyo güvenlik yasası ise hala ayrı bir muamma. Tüm yetkililerden rica ediyoruz; en büyük GDO üreticilerinden Arjantin'in bile okuyup 73 sayfa eleştiri yazabildiği ve ısrarla GDO karşıtı kişi ve kurumlara tüm taleplerimize rağmen gösterilmeyen yasa tasarısı acilen kamuoyuna açıklansın.EYÜP TATLIPINAR



Muhabirin kendi yazdığı hatalarla dolu olan!Bizim tek tek saatlerce uğraşıp düzelttiğimiz metin çöpe gitmiş yerine bu yazı yayınlanmış!!Eyüp Bey aşkolsun!2006 da çıkan tohum yasasını size anlattım.Zaman gazetesinde yapılan muhabir hatalarının tekrarlanmamasını rica ettim!Kaynaklar gösterdim.Herşeyin ötesinde size yayınlanmasını istediğimiz metnin en son ve doğru halini yolladım.Ben daha ne diyeyim ki!Bana bu yazıda onca yoğunluklarına rağmen severek yardımcı olan sevgili Avniye Hanıma ve Nalan Hanıma sonsuz teşekkür ederim!


Pazar pazar tek ihtiyacım bir fiyaskoydu sağolasın basın.Harika bir pazar oldu benim için :(((
Allahtan Deniz'in resmi varda bakıp bakıp keyfimi yerine getirmeye çalışıyorum.Ne şeker değil mi.41 kere maşallah :)))

Sevgiyle kalın


Yeşim Güriş

31 Temmuz 2009 Cuma

VUR BELİNE KAZMAYI!

Slow food FSD grubunda tartışmaya açtığım konu aldı başını gidiyor!
Bu tür çarpıtılmış haberlerin amacı belli.Okuduğu İngilizce makaleyi yanlış çeviri becerisi dikkate değer doğrusu.Bu yazışmalardan bazılarını aktarıyorum.

Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş

El insaf diyorum!
Diğer gıdalar derken ''GDO'lu olanlar iyidir yalanı'' haberine bir ön basamak mı acaba bu haber!

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=161853&cat=220&dt=2009/07/30

Organik gıdalar daha sağlıklı değil!162 sayfalık araştırma raporunun sonuçları çok şaşırttı

30.07.2009 10:38 Organik gıdaların daha besleyici ya da sağlıklı olduğu ile ilgili genel kanının yanlış olduğu tespit edildi.London School of Hygiene & Tropical Medicine'dan araştırmacılar tüketicilerin daha sağlıklı olduğunma inandıkları için organik gıdalara boş yere daha fazla para ödediklerini söylediler. 2007'deki resmi kayıtlara göre dünya genelindeki organik gıda pazarının değeri 48 milyar dolar ki bu rakam günümüze kadar çok daha artmıştır.Son 50 yıldır sistematik olarak birbirine bağlı yapılan araştırmaların sonuçlarının yayınlandığı 162 sayfalık raporda organik gıdalarla diğer yetiştirilme tarzlarının kullanıldığı gıdalar arasında bir fark olmadığı tespit edilerek açıklandı.İngiliz hükümetinin resmi olarak destek verdiği Raporun hazırlanmasında görev alan araştırmacılardan Alan Dangoru "Organik gıdalarla diğer şekillerde üretilen gıdalar arasında çok minik besleyici farklar var ki bunlar sağlık üzerinde büyük bir etki yaratmıyor, bu nedenle de organik gıdaların daha iyi olduğunu söylemek yanlış olur." dedi ve ekledi "Organik gıdaların daha sağlıklı ve besleyici olduığunu gösteren hiç bir veri veya bilimsel delil yok."HABERTURK.COM (Selin Kunt Tütüncü)

Şimdi gelelim asıl komediye!

Basin yine basmis ta basmis!
Tesbit yontemi harika!Okuyan da sanki yuzlerce meyve sebze yillarca arastirildi saniyor!Cevirinin orjinalini buldum.Arastirmanin bitkiler uzerinden degil de yazilan arastirma sonuclari ve makaleler uzerinden yapilmis olmasi ilginc!Ceviri yapilirken 162 sayfalik rapor sacmaliginin nerden uyduruldugu ise ayri bir detay!162 makale nerde sayfalik rapor nerde!Vaktim olsa da daha derin okuyabilsem!!!Kosturmam lazim yine!
http://www.eurekalert.org/pub_releases/2009-07/lsoh-of072909.php
Biraz taradim ama galiba degerlendirmemizi bu asagidaki metinden yapmamiz lazim cunku yorumlu ceviri vakit kaybi!
Nutritional quality of organic foods: a systematic review1,2,3,4Alan D Dangour, Sakhi K Dodhia, Arabella Hayter, Elizabeth Allen, Karen Lock and Ricardo Uauy

1 From the Nutrition and Public Health Intervention Research Unit (ADD, SKD, AH, and RU) and the Medical Statistics Unit (EA), Department of Epidemiology and Population Health, London School of Hygiene & Tropical Medicine, London, United Kingdom, and the Health Services Research Unit, Department of Public Health and Policy, London School of Hygiene & Tropical Medicine, London, UK (KL).
2 The funding organization had no role in the study design, data collection, analysis, interpretation, or writing of the report. The review team held 6 progress meetings with the funding organization.
3 Supported by the UK Food Standards Agency (PAU221).
4 Address correspondence to AD Dangour, Nutrition and Public Health Intervention Research Unit, Department of Epidemiology and Population Health, London School of Hygiene & Tropical Medicine, Keppel Street, London WC1E 7HT, United Kingdom. E-mail: alan.dangour@lshtm.ac.uk .
ABSTRACT Background: Despite growing consumer demand for organically produced foods, information based on a systematic review of their nutritional quality is lacking.
Objective: We sought to quantitatively assess the differences in reported nutrient content between organically and conventionally produced foodstuffs.
Design: We systematically searched PubMed, Web of Science, and CAB Abstracts for a period of 50 y from 1 January 1958 to 29 February 2008, contacted subject experts, and hand-searched bibliographies. We included peer-reviewed articles with English abstracts in the analysis if they reported nutrient content comparisons between organic and conventional foodstuffs. Two reviewers extracted study characteristics, quality, and data. The analyses were restricted to the most commonly reported nutrients.
Results: From a total of 52,471 articles, we identified 162 studies (137 crops and 25 livestock products); 55 were of satisfactory quality. In an analysis that included only satisfactory quality studies, conventionally produced crops had a significantly higher content of nitrogen, and organically produced crops had a significantly higher content of phosphorus and higher titratable acidity. No evidence of a difference was detected for the remaining 8 of 11 crop nutrient categories analyzed. Analysis of the more limited database on livestock products found no evidence of a difference in nutrient content between organically and conventionally produced livestock products.
Conclusions: On the basis of a systematic review of studies of satisfactory quality, there is no evidence of a difference in nutrient quality between organically and conventionally produced foodstuffs. The small differences in nutrient content detected are biologically plausible and mostly relate to differences in production methods.
Received for publication May 7, 2009. Accepted for publication July 2, 2009.

Sevgili Defne'nin de altini cizdigi gibi satilmak gercegini aciklayan bir cumleyi de ben ayni rapordan alintilayarak destekleyeyim!Kimse artik bu Funding'ci kardeslerimiz!Fonda eski bildik bir sarki....
2 The funding organization had no role in the study design, data collection, analysis, interpretation, or writing of the report. The review team held 6 progress meetings with the funding organization.

Defne nefis yazmış yine...


http://fikirsahibidamaklar.blogspot.com/2009/07/organik-gdalarn-daha-besleyici-ya-da.html
Temmuz 31, 2009

Kuyuya atılan taşı kim çıkartır?
"Organik gıdaların daha besleyici ya da sağlıklı olduğu ile ilgili genel kanının yanlış olduğu tespit edildi." diyen gazete haberini okumuşsunuzdur, eminim. O halde tavsiye ederim, "..looking at foods as if their nutrient content is all that matters - not production methods, not effects on the environment, and not even taste." diyen Marion Nestle'nin yazısını da okuyun. Çünkü, malesef, gazete bu haberi takip etmeyecek. Bir taş atacak kuyuya.. o kadar. Üstelik toprağımızın, tohumumuzun bereketini idrak etmemiz gereken bir zamanda. GDO'ların kıskacından çifçimizi korumamız mümkünken, toprağa saygılı tarım konuşma şansımız hala mevcutken ve modern derebeylerine "hayır" deme imkanımız varken...Ama herşeyin de tam tamına "uçurum kenarı"ndayken, biz.Yani, süpermarketlerimizde 700 kadar ürün zaten GDO içerirken, yani çocuklarımızın içtiği her bir yudum cola, gazoz, şeker bayramında dostlarımıza ikram edeceğimiz baklava, dün gece akşam serinliğinde içtiğiniz bira mısır şurubu içerirken, yani çifçimiz zaten hibrid tohum üzerinden köleleştirilmekteyken, yani Adana'daki hanımağalar GDO'lu tarımı tercih eder ve derebeyleriyle içli dışlı gezilere katılırken ve yazıları takip edilen kalemler cehalet içindeyken..Gazete, hayır, bu haberi takip etmeyecek... Organik gıdalar daha besleyici değil, diyecek ve geçip gidecek.Çok çalışmam gerek anne, çoook!


-Defne KORYÜREK
Gönderen Defne Koryurek zaman: 08:50

Buda sevgili Çetin abimizin tepkisi

Yeşim Hanım Merhaba,
Bu haberi hazırlayanlar haberi okumamışlar bile.Konuya ucundan bucağından hakimmiş gibi görünüp,uzmanmış gibi haber yapanların güzel bir örneği bu.Kimleri etkiler?Bilinci ve bilgisi olmayan tüketiciyi sadece.Bize düşen görev de zaten bu bilinci arttırmak ve doğru bilgilendirmek.Haberin analizini kısaca yaparsak;
-Organik gıdaların daha besleyici olduğu doğru değildir demişler.Bu, Amerika'lı araştırmacıların tersine bir bulgu.Prof.Dr.Tayfun Özkaya hocamızın Ekoloji fuarındaki "Gıda Egemenliği Paneli"ndeki sunumunda ABD 'de gıdaların 50 yıldaki besin kayıplarının araştırıldığını. Ascorbik asit(C vitamini) kaybının Ispanak'ta % 52,Soğan'da % 28 ve Demir'in Soğan'da %56 Ispanak'ta %10 olduğunu bulmuşlar.(bu araştırmada 43 meyve sebze var.Ayrıca Amway destek ürünlerinin tanıtım cd sinde de bu konuda çok detaylı bilgiler de var.Varsayalım ki daha besleyici değil.Eşit.(minik farkı kabul etmişler!)
-Organik gıdaların daha sağlıklı olduğu doğru değil demişler!:Bunu söyleyebilecek konudan haberdar hiçkimsenin olacağını düşünmüyorum.Kaldı ki bir bilim adamının söylemesini asla düşünmüyorum.Konvansiyonel ürünler ÇOK ZEHİRLİ SENTETİK TARIM İLAÇLARIYLA hastalık mücadelesi yapılarak üretilir.Rezidü adı da verilen üründeki kalıntı miktarı,ticari kaygılarla insana zarar vermeyecek değer diye bir yutturmaca ile ne kadar düşürülürse düşürülsün vücudumuzda bir yerde mutlaka zehir olarak birikecektir.ABD de 2 yaş altı bebek mamalarında organik olmayan ürün kullanılması yasaktır.Belki İngiltere de bile.Organik tarımda GDO lu tohumların kullanılması yasaktır.Organik tarımda sentetik gübrelerin kullanılması da yasaktır.Konvansiyonel tarımla üretilmiş gıdaların,organikle üretilenden daha sağlıklı olması imkansızdır.
Bu bilgi kirliliğinin güzel örneğini saklayalım hatta bastırıp dağıtalım.Her isteyen dilediğini kaynak belirtmeden yazamasın.
Sağlıkla kalınız.
Hasan Çetin Özbayram.

Birde sevgili Özr arkadaşımız ne yazmış ona bakalım...
Bu klasik dezenformasyon taktiğidir. Sigaranın da sağlığa zararlı olduğu yönünde yeterli bilgi ve kanıt olmadığına ilişkin "bilimsel" makaleler ve reklamlar 40 yıl boyunca tıbbi dergiler dahil, tüm medyada yer almıştı.
Sonuçta bunları satmaktan milyarlarca dolar kar eden firmalar, elbette "bunlar sağlıksız" demeyecek. Derse satamaz. Asıl sağlıklı olan, elbette doğal ürünler. Bıraktım araştırmaları, tadını kokusunu duyunca içgüdüsel olarak biliyor insan neyin ne olduğunu. Hala (mevsimi olmasına rağmen) şehir merkezindeki marketteki domatesler odun gibi. Git bir ilçedeki (ulus, kızılcahamam...) pazardan ayaş domatesi al, domatesin tadını kokusunu hatırla.
Ayrıca "çok minik besleyici farklar" sağlıkta çok ciddi sonuçlara yola açabilir. Eser miktarda bulunan pek çok mineral, artık meyve-sebzelerde nerede ise yok. Bugünün ıspanağında, 50 yıl öncenin ıspanağına göre 50 kat daha az demir var. Benzer şekilde, kalsiyum, potasyum, magnezyum, selenyum, çinko gibi pek çok mineralin etkisi, son derecede düşük dozlarda bile, çok önemli.
Bunların eksikliğinin yarattığı sorunlar, herkesin malumu.
Ve suni gübrede sadece 3 elementin içeriğine bakılıyor (Azot, Forfot, Potasyum) gerisi umursanmıyor. Ne oluyor, 3-5 yıl sonra toprakta diğer mineraller kalmıyor, bitki büyüyor, ama minerali (dolayısı ile tadı kokusu) yok...
Ayrıca "doğal olanın iyi olduğunu" ispatlamak mı lazım ille ki? Eğer bir "ispat sorumluluğu" olacaksa, bu endüstrinin binlerce yapay kimyasalı ilacı hormonu gübresi derken bunların "zararsız" olduğunu ispat etmesi gereken, üretici firmalar olmalı. Milyarlarca yıllık doğa, üstünlüğünü ispatlamak zorunda mı? Tüm endüstriyel, kimyasal yöntemler, ne cüretle "doğal olanı geliştirdiğini" idda ediyor? Doğadan (ya da inanıyorsanız Tanrı'dan) daha mı üstün bilgiye bilgeliğe beceriye sahip bu şirketler (ve para ödedikleri bilim adamları)?
Her şeyin en doğalı en güzeli. Gerisi hikaye...
Aşağıdaki linkte neden "endüstrinin pohpohladığı" yeni teknolojilere temkinli yaklaşılması gerektiğine ilişkin bir makale var (burada nanoteknolojileri tartışmış, ama konu özünde aynı)...
http://southerncrossreview.org/27/winner.htm


Sevgiler, saygılar.
Özer.

Şimdi asıl soru

NE YAPMAYA ÇALIŞIYORLAR???

HENGEL,SİYEZ,SİMENTAL,BİZ VE AB!

Her seferinde olduğu gibi bu yazısına da bayıldım sayın Ahmet Örs'ün.Benim sayfalarca anlatmaya çalışacağım şeyi tek bir makalede her noktanın altını çizerek mükemmel anlatmış.Her harfinin altına imzamı atıyorum,ellerine sağlık.İyi ki varsın Ahmet Örs!



Sevgiyle kalın

Yeşim Güriş





http://www.gecce.com/yazarlar/ahmet-ors/hititlerin-lezzetli-bulguru-6995.html




HİTİTLERİN LEZZETLİ BULGURU!
2006'da birkaç gönüllünün bir köylünün bahçesinde yetiştirdiği kavılca buğdayından aldıkları bir avuç tohumdan çoğaltıp hayata döndürdükleri ve Kars'ta da hayat bulan kavılca bulguru, Hititlerin sofralarını da süslüyordu İstanbul sıcaktan kavruladursun, ülkemizin en doğusuna, Kars'a bahar yeni yeni geliyor. Hâlâ yüksek tepelerde kar var. Eriyen karlarla birlikte hemen her gün öğleden sonra bastıran ani bahar yağmurlarının da desteğini alan Arpaçay Irmağı, derin kanyonların arasından baş döndürücü hızla akıyor. Denizden 1700 metre yükseklikte kurulu 7 bin yıllık tarihi Ani harabelerini dolaştık. Burada 1072'de yapılan Anadolu'nun ilk camisini, çok eski kiliseleri, sinagogu ve Zerdüştlerin ateş tapınağını gezdik. Ülkemizi Ermenistan'dan ayıran Arpaçay'a ulaştığımızda yol bitti; artık Türkiye'nin doğu sınırındaydık.Dağ güneşi altında saatlerce dolaşmış, susuzluktan dilimiz damağımıza yapışmış, kurtlar gibi acıkmıştık. Ani harabelerine birkaç yüz metre mesafede, Ocaklı Köyü'ndeki Emine Nine'nin bahçesinde bizi çok hoş bir sürpriz bekliyordu. Emine Nine yerel kırmızı buğday unundan hengel açmış, üzerine civar yaylalarda otlayan yerel ineklerin sütünden yapılmış mis gibi yoğurt dökmüştü. Aynı sütten ev yapımı tereyağında soğanı öldürüp, onu da tabakların üzerine bolca gezdirmişti.Hengel kıymasız mantının adı. Hamuru kare şeklinde iri parçalar halinde açılıyor. Emine Nine, çocukları ve torunlarıyla birlikte bize, ağaçların gölgesine kurulu sofralara tabak tabak hengel yetiştirdi. Hem kırmızı buğdaydan hem beyaz buğdaydan yoğrulmuşu, süzme yoğurtla ve daha sulu yoğurtlusu, sarımsaklı ve sadesi, özetle malzemesi sadece hamur, yoğurt ve biraz tereyağı olan çok basit ama bir ziyafet sofrasına yakışır lezzetteki yemeğin türlü versiyonları ikram edildi.Türkiye'nin en doğusunda tümüyle doğal, çaba göstermeksizin, yoksulluğun, olanaksızlıkların sonucu kendiliğinden organik olarak ortaya çıkmış buğday ve süt üretiminin en başarılı örneklerini Emine Nine'nin basit ama lezzetli sofrasında yedik. Hengelin üzerini örten, İstanbul'da marketlerin bizi mahkûm ettikleri sanayi ürünü yoğurtlardan çok farklıydı. Anadolu'ya özgü hafif ekşimsi, ama susuzluğu bıçak gibi kesen yerel yoğurttu bu. Kars ve çevresinde geçirdiğim dört gün boyunca kırmızı buğdaydan yapılmış daha birçok yemek, ekmek ve kete tattım. Dahası tümüyle yok oldu sanılırken, 2006'da birkaç gönüllünün, bir köylünün bahçesinde yetiştirdiği kavılca buğdayından aldıkları bir avuç tohumdan çoğaltıp hayata döndürdükleri kavılca bulgurunu keşfettim.Bu buğday Anadolu'nun gururu, ama aynı zamanda üvey evladı. Gururu, çünkü son yıllarda ağzının tadını bilenlerce yeniden keşfedilen Kastamonu'nun siyez buğdayı ile birlikte dünyanın tarıma alınmış en eski ikinci buğday çeşidi. Kavılca, soğuk Kars ortamına uyum sağlamış. Siyez'e göre daha sert, daha kalın kabuklu, kendine özgü hoş bir aromaya sahip.

YEREL TOHUMLAR YOK EDİLİYOR

Hititlerin de sofralarını süsleyen bu buğdayın lezzetli bulgurunu tattık, dönerken de kilolarcasını İstanbul'a taşıdık. Ama gerek kırmızı buğday, gerekse kavılca, bu ülkenin üvey evladı. Kısır tohumlarla tarım devlet politikalarıyla desteklenirken, 10 binlerce yıldır bu topraklarda yaşayanları yabana muhtaç etmeyecek kadar ürün veren yerel tohumlar yok sayılıyor, hatta yok olması için özel çaba gösteriliyor.

Aynı politika Doğu Anadolu'nun yerel sığır çeşitlerinde de uygulanıyor. Devlet, verimi yükseltmek için ithal sığırların üretimini destekliyor. Bu ilk bakışta olumlu gibi görünebilir. Çünkü yerel ırk, sadece 300-500 kilo süt veriyor. Ama bu ırkın meraya, ahır koşullarına, hastalıklara uygun oluşuna kimse bakmıyor. Bunların 6 kilo sütünden bir kilo kaşar peyniri yapılıyor.Yağ oranı yüzde 6.5 - 7'nin altına inmiyor. Kültür ırklarında ise 10 kilo sütten 1 kilo taze kaşar, 11 kilo 200 gramından 1 kilo eski kaşar çıkıyor. Anadolu'nun bitmeyen çilesi şap hastalığı yaz başında ithal holstein sığırını vurduğunda o yıl süt de yavru da vermiyor; tedavisi dört buçuk ay sürüyor. İthal simental ırkında iyileşme iki buçuk ayda gerçekleşiyor. Yöreye uyum sağlamış montafon cinsi, bir ayda kendini toparlıyor. Sütünden en iyi gravyer peyniri yapılan, Kafkas cinsi zavot ise bir haftada şap hastalığını yeniyor, 15 gün içinde eski verimine geliyor.Sizce hangisi daha verimli?

Biliyorsunuz; Brüksel'de oturan birtakım bürokratlar masa başında Avrupa'nın tarım politikalarını belirliyor, kurallarını koyuyor, özellikle bizim gibi birliğe alınmayı uman ülkeler de o kurallara harfiyen uymaya çalışıyor. Avrupa'nın politikaları gereği düşük verimli tohum ve ırklara yer yok. Ayrıca ileri teknoloji ürünü kısır tohum üretenleri de bu yerel ürünler rahatsız ediyor. Çünkü onlar varken ülkelere her yıl sil baştan tohum satmak mümkün değil. Bu masa başı kararlar arasında daha pek çok yerel ürüne uymayan maddeler var ve tek tip kurallarla yerellik yaşatılamıyor.İlkokul çocuklarını üniformadan kurtaran, kişiliklerini öne çıkaracak giysileri serbest bırakan yönetim anlayışı yerel ürünlere de uygulanmalı. Bugün tarihi evleri yok edilmemiş tek tük kentimizi hayranlıkla geziyoruz. Geri kalanı yanlış bir çağdaşlık anlayışıyla beton yığınlarına dönüştü. Eğer manevi kültürel mirasımızı tümüyle yitirmek istemiyorsak, kavılca bulgurumuza, kırmızı buğdayımıza, zavot gibi yerel inek ırklarına, yasaklanan deri tulumdan çıkarılıp plastik bidonlara mahkum edilen tulum peynirlerimize, bizim topraklarımıza özgü tüm sebze, meyve türlerine sahip çıkmak, onları yaşatmak zorundayız..

30 Temmuz 2009 Perşembe

GÜNAYDIN AMERİKA VE SOSİSLER!



Bu da yeni bir haber!Tıpkı sigara gibi sosis vb. işlenmiş GDO deposu etlerin üzerine de uyarı yazısı konabilir Amerika'da!


Yani ''Dikkat salam,başta kolon kanseri olmak üzere çeşitli kanserlere sebep olur''
''Sosis öldürür'' gibi!
Good Mornin' America diyip bir de aymazlık derecesi ile rekor kıranlara örnek bir bağlantı vereyim!
http://www.nj.com/news/index.ssf/2009/07/nj_residents_sue_hot_dog_maker.html




Tombul sosismiş!Şuna obez gelecek desenize!Neden gerçekten obezleşiyoruz acaba???




Sevgiyle kalın.


Yeşim Güriş

29 Temmuz 2009 Çarşamba

OĞLU OBEZ ANNE Mİ GDO LAR MI SUÇLU?


Aşağıda alıntı yaptığım haber ilginç çünkü obezite ve nedenleri yargılanacak aslında!Sigara da böyle benzer yollardan geçmişti!Bakarsınız birkaç ebeveyn şamar oğlanı olduktan sonra asıl suçlu olan Nişasta Bazlı Şeker ve GDO'lar da birgün hakketikleri yere gönderilirler.Nano teknolojinin ekstrem uygulamalarının sağlığımıza ve çevremize vereceği zarar gözardı edilmeden!
Geçenlerde genetikçilerin sitelerini araştırırken gözüme çarptı.Narsizmin doğurduğu tehlikeler hepimizce malum.Bazen aşırı güven de en az yetersiz güven kadar zararlı,hem kişiye hem de çevresine!

Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray

Demişler.Bu da zaten genetik gibi iki ucu keskin bir bıçağın yaratacağı tehlikelere çok iyi bir örnek oldu.Seçkin kelimesi yerine konusunda uzman eğitim almış olsa idi söylem hiçbir itirazım olamazdı ama seçkin!Kendini üstün görme ve insanları cahil kalabalık gibi algılama çooook tehlikeli.

Sevgiyle kalın

Yeşim Güriş

ABD’nin Güney Carolina Eyaleti’nde, 14 yaşındaki oğlu 251 kilo olan bir kadın “cezai ihmal” suçlaması ile yargılanacak.
Davanın çok sayıda anne ve babayı mahkeme önünde terleteceğine dikkat çekiliyor. Travelers Rest’te yaşayan 49 yaşındaki Jerri Gray’in avukatı Grant Varner, “Eğer, Jerri Gray bu iddialardan suçlu bulunursa, gerçekten Pandora’nın Kutusu açılır. Peki sonra ne olacak” dedi. Gray, oğlu Alexander Draper’a yardımcı olmak için her şeyi yaptığını belirtti ve “Ancak, benim gözetimimde olmadığı zaman yemesini engelleyemiyorum” diye konuştu.
Oğlu, eyalet tarafından Jerri Gray’in bakımından alınarak bir başka ailenin yanına verildi. ABD’de, hem genelde hem de özellikle çocuklar arasında obezlik büyük bir hızla yayılıyor. Bu çerçevede, çeşitli eyaletlerde “ihmal” ve “ihmal mağdurları” kavramları da değişmeye başladı.

28 Temmuz 2009 Salı

ASPARTAMLA KAR ETMEK NE GAM!

Hala tatlandırıcı kullanan kaldı mı?Yada dolaylı yoldan bu zehirlere nasıl maruz kaldığımızı bilmeyen???
Bir kamyon şeker yerine bir bavul tatlandırıcı.
Milleti öldürüyorlar ne gam.Nede olsa kar daha tatlı!
Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın ellerine sağlık yine...
Şeker zaten öldürüyor bir de tatlandırıcı ile bunu çabuklaştırmak lazım galiba!!!

Siz hala şeker hastası olamadınız mı?


Sevgiyle kalın

Yeşim Güriş



http://www.beslenmebulteni.com/bes/index.php?option=com_content&view=article&id=247:hangi-seker&catid=28:hileli-gda&Itemid=156



Yediğiniz tatlılar hangi şekerden yapılıyor ?


Yediğiniz tatlılar hangi şekerden yapılıyor ?
Şekerin yerini almaya başlayan yapay ya da kimyasal tatlandırıcılar, gündelik hayatta kontrolsüzce yaygınlaşıyor. Şeker hastalarının ve yüksek kiloluların tedavi amaçlı kullandığı sakarin ve aspartamın ithalatı, sekiz yılda 13 kattan fazla arttı. Sakarin ve aspartamın yüzde 95’i artık sağlık değil gıda sektöründe kullanılıyor. Özellikle ramazan ayında tatlı, şekerleme ve çikolata tüketiminin artmasına paralel olarak kimyasal tatlandırıcıların tüketimi de artıyor. Bültenimizin mevcut sayısını Aksiyon Dergisinde yayınlanan bu önemli konuya ayırdık. Yazının sonunda editörümüzün yorumları da var
Dikkat Şekerin kimyasını bozuyorlar
Şekerden yüzlerce kat daha tatlı olan alternatif tatlandırıcıların 20 kuruşluk miktarı, 2 YTL civarındaki bir kilogram şekerin işlevini görüyor. Amerika’da bir dönem yasaklanan, kansere neden olduğu iddia edilen, diyetisyen ve doktorlar tarafından kullanılmaması tavsiye edilen yapay tatlandırıcılar, İstanbul Eminönü’ndeki tezgâhlarda bile açıktan satılıyor. Son sekiz yılda kimyasal tatlandırıcıların ithalatı 13 kattan fazla arttı. Her yıl bu artış katlanarak devam ediyor.
Elbette bu artışın altında sağlık alanındaki ihtiyaçlar yatmıyor. Yapay tatlandırıcıların ithalatındaki artışın temel nedeni, gıda sektöründe şeker yerine kullanılması. Mesela, kimyasal tatlandırıcılardan aspartam ve sakarin, market raflarındaki diyet kola, düşük kalorili yoğurt ve şekersiz sakızın yanı sıra açıktan satılan baklava, reçel, helva ve süt tatlıları gibi birçok üründe rahatlıkla şeker yerine geçiyor. Vatandaş ise aldığı birçok ürünün içinde kimyasal tatlandırıcı kullanıldığını bilmiyor.
Bir bavul aspartamın bir kamyon şekere denk geldiği düşünüldüğünde, gıda sektörünün bu ürünlere meyletmesinin gerçek nedeni ortaya çıkıyor. Hatta bavulların içinde kaçak aspartam getirildiği öne sürülüyor. Piyasaya sürülen 5 YTL’lik baklavalar, 2 YTL’lik çikolatalar gibi ucuz mamullerde kullanılan kimyasal tatlandırıcıların sağlık riskleri ve şeker pazarına verdiği zarar ise âdeta görmezden geliniyor. Amacı dışında kullanımı her geçen gün daha fazla artan tatlandırıcıları yakından izleyen uzmanlar ise uyarıyor: “Sağlıklı yaşamak isteyenler her türlü tatlandırıcıdan uzak durmalı. Kimyasal tatlandırıcıların hepsi vücuda yabancı ve zararlıdır.”
BAKLAVALARDA KAÇAK ASPARTAM!
Çin, Singapur, Tayvan, Hollanda, Amerika, Almanya gibi ülkelerden gelen bu yapay tatlandırıcılar, şekerden çok daha yüksek tat veriyor. Ürkütücü olanı ise İstanbul Eminönü gibi açıktan ürün satılan yerlerde bu tür kimyasallar çokça ve rahatça bulunabiliyor. “Sektörde bu tatlandırıcıların kullanımı artıyor.” diyen Güllüoğlu Baklavaları gıda mühendislerinden Emine Akyıldız’a göre aspartam 25 kilogramlık paketler hâlinde satılıyor: “Küçük pastanelerde diyet kek, diyet ürün bulunuyor. Pastada deneyebiliyorlar. Tadı tutturması çok zor değil. Bunların hiçbiri sağlıklı değil.”
Hem evde tatlı yapımında hem de büyük firmaların diyet/diyabetik ürünlerinde mutfağa giren yapay tatlandırıcılar, acaba piyasada farklı alanlarda gizlice kullanılıyor mu? Ürünlerin içindeki yapay tatlandırıcılardan vatandaşın haberi var mı? Sektörde hızla yaygınlaşan yapay tatlandırıcılardan birçok üretici yakınıyor. Foga Pastanesi sahibi Yalçın Albardak, adını vermediği Ankara’da büyük bir baklava toptancısının, pancar şekeri yerine ürünlerinde aspartamı gizlice kullandığını ifade ediyor. Hem de bu ürünler diyet ya da diyabetik diye değil, bildiğimiz şekerden yapılan tatlı olarak satılıyor. Mesela, bir tepsi baklavada 2 buçuk kilogram şeker kullanılıyor. Bu miktar 5 YTL’ye denk gelirken, sadece 50 kuruşluk aspartam ile aynı tat karşılanıyor. Zaten Ankara Ulus pazarına gidince vitrinlerde yerini alan baklavaların 5 YTL’den satılması aslında durumu açıklıyor. “Nasıl bu kadar ucuza mal ediyorsunuz?”, “Yapımında ne kullanıyorsunuz?” sorularına yanıt, “Bilmiyoruz, bize hazır geliyor.” oluyor. Birçok firma, baklavayı toptancıdan hazır alıyor; toptancı ise fiyatı düşürmek için ucuz malzemeye yöneliyor. Pancardan üretilen şekerin yerine kimyasal tatlandırıcılar tercih ediliyor.
Yalçın Albardak, kimi müşterilerin “Neden baklavayı 15 YTL’den satıyorsunuz?” sorusuna muhatap kaldıklarını anlatıyor: “Bunu müşteriye anlatamıyoruz. O fiyatlar beni kurtarmıyor. Ben iki üç çuval şeker kullanıyorsam, onlar bir kilo yapay tatlandırıcı ile işini hallediyor. Ama o tatlıların içinde ne kullanıldığını vatandaş bilmiyor, sormuyor.”
Albardak’a göre piyasada yaygınlaşan yapay ya da kimyasal tatlandırıcıların kullanımı önümüzdeki yıllarda patlayacak: “Bunu orta dereceli esnaf kullanmaz. Ya çok büyük iş yapanlar kullanıyor ya da çok küçükler. En büyüklerinden bile şüphelenmek lazım. Bunlar da merdiven altında iş yapıyor. Gözlerini para hırsı bürümüş.” Tüketiciler Birliği’nden bir dernek yöneticisi ise yapay tatlandırıcıların bisküvi ve gofret sektöründe, amacı dışında çok yaygın kullanıldığını ifade ediyor.
ASPARTAM SATIŞLARINI DURDURDU!
Piyasaya uzun süre yapay tatlandırıcı satan Kalealtı Sanayi ve Ticaret Limitet Şirketi firmasından bir yetkili, amacı dışında kullanım yüzünden üç yıldır yapay tatlandırıcı satışını durdurduklarını anlatıyor: “Bizim kayıtlarımızı inceleyin. Amaç dışı kullanıldığı için üç yıldır bu tatlandırıcıların satışını yapmıyoruz. Diyet ürünlerde kullanılması gereken bir madde; ama diyet ürün dışında neredeyse her alanda kullanılıyor.” Ürünü yurtdışından getiren ithalatçıların bile bir-iki torba hâlinde perakende satış yaptığını anlatıyor. Volkan Pastanesi’nin sahibi Erdal Usta ise baklava sektöründe ucuz ve kimyasal malzemenin yaygın biçimde kullanıldığını ifade ediyor.
Kimyasal tatlandırıcı kullanılsa bile günde 30 tabletin aşılmaması gerekiyor. Tüketiciler Derneği Gıda Komisyonu Başkanı ve Beslenme Uzmanı Ayşe Cengiz, şeker hastası ya da obezite hastalarına kesinlikle yapay tatlandırıcı kullanmamaları uyarısında bulunuyor. Gıda sektöründeki ürünlerde yapay tatlandırıcıların kullanım oranı net olarak yazmadığı için Ayşe Cengiz “Bir kekte ne kadar kullanılıyor, bunun su yüzüne çıkması gerekir.” diyor. Bunun için tüketicilerin etiket okuma alışkanlığına sahip olması tavsiyesinde bulunuyor. Tabii belediyeler ve Tarım Bakanlığı denetçilerinin de bu gözle gıda kontrolü yapması gerekiyor. Aksi hâlde, ürünlerin üzerinde miktarlar yazmıyorsa üreticiden bunun talep edilmesi, gıda derneklerinin haberdar edilmesi, gerekirse kanuni yollara başvurulması denenebilir.
Beslenme Uzmanı Cengiz, gün içinde 30 tabletin üzerindeki rakamı ciddi buluyor. Bu yüzden ambalajlı gıdaların yanında açıktan satılan baklava, dondurma, helva, süt tatlıları gibi ürünlerde de yapay tatlandırıcı kullanılıyorsa tüketici bu ürünlere çok dikkatli yaklaşmalı, özellikle ucuz ürünlerden emin olunmalı. Ayşe Cengiz, piyasada bu tip ürünlerin tüketim sıklığının düşürülmesini istiyor. İşin tüketiciye düştüğüne dikkat çeken beslenme uzmanı, sektörün ciddi denetlenmediğini düşünüyor: “Bu yasada var, ama bu yasalar ne kadar işlerlik kazanıyor? Ürünün üzerine yansıyor mu? Ciddi kuşkularım ve endişelerim var. Rahat olmak istiyorum. Tüketiciye önerirken ben bilmiyorum ki (ürünlerde yapay tatlandırıcı kullanılıyor mu, oranı nedir) sade vatandaş nasıl bilecek?”
ASPARTAM ‘İÇİNDEKİLERDE’ YOK!
Türk Gıda Kodeksi, hangi üründe ne kadar yapay tatlandırıcı kullanılacağını belirlemiş durumda. Örneğin 1 kilo baklavada en çok 1 gram kullanılabilir. Ancak market raflarında satılan birçok ürünün ‘içindekiler’ kısmında yapay tatlandırıcı kullanıldığı ifade edilse de ne kadar kullanıldığı (kaç miligram) yazmıyor. Bilinen markaların diyet ürünlerinin neredeyse hiçbirinde kullanılan tatlandırıcı oranı yazmıyor. Yasada yer almasına rağmen bu uygulamanın ürünler üzerinde yazmaması yasal yaptırımlar gerektiriyor. Ancak cezaların yetersiz kaldığı belirtiliyor. Tarım Bakanlığı, 2006 yılı içinde 350 bin denetleme yaptı. Sadece 3 bin 200 işyerine kapatma ve para cezası kesildi, yapay tatlandırıcılara ilişkin ceza sayısı ise çok daha düşük kaldı.
Yapay tatlandırıcılar Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na bağlı Türkiye Şeker Kurumu’nun onayını aldıktan sonra ithal edilebiliyor. 2000 yılında 162 ton olan yüksek yoğunluklu tatlandırıcıların ithalat rakamları 2007 sonunda 2 bin 400 tonu aştı. Yani sekiz yılda yapay ya da kimyasal tatlandırıcıların ithalatı 13 kat arttı. Bu rakamların önümüzdeki yıllarda da artması bekleniyor.
Türkiye Şeker Kurumu’ndan Aksiyon’a yapılan açıklamada, yüksek yoğunluklu (yapay/kimyasal) tatlandırıcıların şekere ucuz bir alternatif olduğu belirtiliyor: “Yüksek yoğunluklu tatlandırıcı ithalat miktarlarının yıllar itibarı ile nüfus artışı veya sağlık gibi nedenlerle açıklanamayacak miktarda artış göstermesi, söz konusu ürünlerin fiyatının cazibesi nedeniyle yaygınlaştığını göstermektedir. 2008 yılının ilk yedi ayında ithal edilen miktarın 2 bin 190 tona ulaştığı dikkate alındığında ithalatı yapılan yüksek yoğunluklu tatlandırıcı miktarlarının diyet ve diyabetik amaçların çok üzerinde olduğunu göstermektedir.”
Bu ürünlerin amacı dışında kullanıldığını resmî rakamlardan tespit eden Şeker Kurumu’nun 2003 yılında yaptığı bir çalışmaya göre ithal edilen yüksek yoğunluklu tatlandırıcıların yüzde 4,8’i ilaç sanayinde kullanıldı. Bu da gösteriyor ki bu ürünlerin yaklaşık yüzde 95’i gıda sektöründe kullanılıyor.
ASPARTAM TRÖSTÜ VAR!
Her ne kadar kansere neden olduğuna dair kesin bulgulara ulaşılamamış olsa da 6 binden fazla üründe kullanılan yüksek yoğunluklu tatlandırıcılarla ilgili bilimsel araştırmalar sürüyor. Bu konuda dünyada en çok ses getiren araştırmaları İtalya’daki Ramazzini Vakfı yürütüyor. Vakıf, 2005 yılındaki deneylerde aspartamın farelerde kansere yol açtığını tespit etti. Bin 500 sıçanın yemeklerine Dünya Sağlık Örgütü tarafından öngörülen tüketim miktarı olan kilogram başına 40 miligramın yarısı, yani 20 miligram yapay tatlandırıcı eklendi. Bir süre sonra farelerin kansere yakalanma oranlarında ciddi artış olduğu tespit edildi.
Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer ise şekerin yerini alan kimyasal tatlandırıcılar hakkında araştırma ve haber çıkmamasının altında uluslararası bir tröstün yattığını söylüyor. Özer’in iddiasına göre bir dönem yapay tatlandırıcı şirketlerinde görev alan eski ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de kritik rol oynuyor. Kamuoyu üzerinde baskı oluşturuluyor, negatif propaganda yapanlara izin verilmiyor, aspartamın kansere yol açmadığına dair bilimsel araştırmalar yayımlatıyorlar. Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özer Kemal Özer, Türkiye’de diyetisyen kılıklı kişilerin (!!!) un, şeker, tuz denilen “üç beyazdan uzak durun” çağrısına karşı çıkıyor: “Bu üçünden uzaklaşırsanız yaşam biter. Her şeyi dozunda almak doğrudur. Aşırı kullanmayın demeleri gerekirken, çok tehlikeli şekilde ‘uzaklaşın’ diyorlar.”
Doktor Emin Mindan da sağlıklı yaşamak isteyen insanları her türlü yapay tatlandırıcıdan, hatta tatlandırılmış gıdalardan uzak durmaya çağırıyor. Gıda katkı maddelerinin ve yapay tatlandırıcıların kullanılmasının hastalıklara yol açtığını anlatıyor: “Kimyasal tatlandırıcıların hepsi vücuda yabancıdır ve zararlıdır. Tatlandırıcıları diyetten çıkarmak sağlıklı yaşam için yeterli olmaz. Beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi gerekir.” Buna göre sebze, az şekerli meyve, kuru yemiş, ev yoğurdu, peynir, et, tavuk, balık, zeytinyağı, tereyağı, köy yumurtası yenmeli; içecek olarak da şekersiz çay, bitki çayları ve su tercih edilmeli.
Yapay ya da kimyasal tatlandırıcılar şişmanlıkta ve şeker hastalıklarında kurtarıcı olarak görüldü. Hayvan deneylerinden geçerek insan kullanımına sunulan yapay tatlandırıcıların insan vücuduna ve genlerine yabancı olduğunu söyleyen Dr. Mindan, “Alıştığımız gıdaları bile tanıyamaz hâle getirirler. Örneğin bir bardak siyah veya yeşil çay önemli antioksidanlar içerdiği hâlde, tatlandırıcı ile vücuda zararlı hâle gelebilir. Çeşitli kolalı içeceklerde, gazozlarda, sakız ve bisküvi gibi yiyeceklerde kullanılan aspartam yüzde 10 oranında metanol (metil alkol - kimyasal alkol) içerir. Metanol de bağırsaklarda formaldehit’e (kanserojen bir madde) dönüşür.” diyor.
PANCAR ÜRETİCİSİNİ VURDU
Gıda Güvenliği Derneği Başkanı Samim Saner ise her maddenin fazla kullanılması durumunda zehirli olacağını iddia ediyor. Buna şeker, su ve tuzu da dâhil ediyor: “Günde 150 tane tatlandırıcı kullanıyorsanız, bu doz aşımıdır. Günde bir buçuk kilo şeker yiyorsanız bu da doz aşımıdır. Yüz gram tuz yerseniz öldürür. Çok yüksek miktarda su içerseniz (10/12 litre) ölebilirsiniz.”
Aspartam cinsi tatlandırıcıların Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi tarafından güvenilir olmadığına dair bir raporunun bulunmadığını ileri süren Saner’e göre ilk defa 1965’te ABD’de üretilen yapay tatlandırıcılarla ilgili bu ülkede uzun yıllar süren araştırmalar sonucunda piyasaya çıkma izni aldı ve ABD, AB, Türkiye de dâhil olmak üzere dünyada 100’e yakın ülkede kullanım izni bulunuyor.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdür Yardımcısı ve Gıda Biriminden Sorumlu Prof. Nevzat Artık, yapay tatlandırıcıların sağlık açısından çok sorun teşkil etmediğini düşünüyor. Üreticilerin kendilerinden izin almadan üretim yapamadığını, denetlemelerin çok sık yapıldığını savunuyor. Yapay tatlandırıcıların kullanım oranlarıyla ilgili her türlü detayın Türk Gıda Kodeksi’nde yazdığını ifade ediyor. Tarım Bakanlığı bünyesinde gıda maddelerinin standartlara uygun olup olmadığını test etmek üzere 40 laboratuarı bulunuyor. Merdiven altı firmalarda yapay ya da kimyasal tatlandırıcıların İstanbul gibi büyük şehirlerde kaçak yollardan üretilebildiğini, bunun da iskân kanunundan kaynaklandığını anlatıyor: “Biz kapatıyoruz, gidip başka yerde açıyorlar.”
Türkiye’de pancardan üretilen şeker miktarı yıldan yıla düşüyor. Bunun altında iki neden yatıyor. Birincisi kaçak gelen şeker, ikincisi ise yapay tatlandırıcılar. Türkiye’nin üç milyon tona yakın şeker ihtiyacının bir milyon 700 bini yurtiçinde üretiliyor. Aradaki bir milyon tonluk kaybın 600-700 bin tonunu kaçak şeker-nişasta bazlı şeker; kalan 300 bin tonluk kısmı ise Türkiye Şeker Kurumu’nun tahminine göre şeker eş değerindeki kimyasal tatlandırıcılar oluşturuyor. Pancar Kooperatifleri Birliği (Pankobirlik) yetkililerine göre sorunun asıl büyük boyutu çiftçileri ilgilendiriyor. Şeker fabrikaları tüketim ihtiyaçlarını göz önüne alarak çiftçiye uyguladığı kotayı gittikçe yükseltiyor. Her fabrika 20 bin çiftçiye ‘tarımsal istihdam’ sağlıyor. Bu hesaba göre, piyasada doğal şekerin yerini yapay şekerin alması 150 bin çiftçi ailesini doğrudan ilgilendiriyor. Bazı yetkililer, ortalama dört kişilik aile diye düşünülürse en azından 600 bin kişinin sadece kimyasal tatlandırıcılar yüzünden ürününü satamadığını düşünüyor.
İŞTE EN ÇOK KULLANILAN TATLANDIRICILAR
Aspartam (E 951), Asesülfam-K (E 950), Sakarin (E 954), Aspartam-asesülfam tuzu, Neohesperiden (E 959), Siklamat (E 952), Sukraloz (E 955), Taumatin (E 957)
KİMYASAL TATLANDIRICI NERELERDE KULLANILIYOR?
Türk Gıda Kodeksi’nin izin verdiği alanlar şunlar: aromalı içecekler, süt, meyve suyu, tatlı, çerezler, şekerlemeler, boğaz pastilleri, kakao, kuru meyve, sakız, dondurma, soslar, hardal, çorba, reçel, jöle, marmelat, meyve konservesi, balık, kahvaltılık tahıllar, fırıncılık ürünleri, kilo verme amaçlı gıdalar, diyet gıdalar, gıda takviyeleri, biralar, elma ve armut şarabı.
KOY ASPARTAMI, BAK TADINA!
Yapay tatlandırıcılardan siklamat, şekerden 45 kat, aspartam 200 kat, asesülfam K 200 kat, sakarin 300 kat, sukraloz 600 kat, taumatin 2 bin 500 kat daha fazla tat veriyor. Aspartamın yeni bir türü olarak kabul edilen yeni nesil tatlandırıcı neotam, şekerden 13 bin kat daha tatlı.
KİMYASAL TATLANDIRICILARIN NET İTHALAT RAKAMLARI
2000 162 ton
2001: 155 ton
2002: 352 ton
2003: 771 ton
2004: 1 518 ton
2005: 1 551 ton
2006: 1 196 ton
2007: 1 792 ton
2008:* 2 190 ton
*Ocak-Temmuz ayları arasında gerçekleşen ithalata ait değerlerdir.
Kaynak: Türk Şeker Kurumu
AKSİYON, 2008
Kemal Özer’e Cevap
Konu hakkındaki yorumlara geçmeden önce Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Başkanı Kemal Özerin şu hakaret dolu cümlelerine düzeltme yapmak gerekiyor. Özer şöyle diyor ‘Türkiye’de diyetisyen kılıklı kişiler (!!!) un, şeker, tuz denilen “üç beyazdan uzak durun” çağrısında bulunuyor. Halbuki “Bu üçünden uzaklaşırsanız yaşam biter. Her şeyi dozunda almak doğrudur. Aşırı kullanmayın demeleri gerekirken, çok tehlikeli şekilde ‘uzaklaşın’ diyorlar.”
Her ne kadar diyetisyen değil, beslenme ile uğraşan bir hekim olsam da bu lafları üzerime aldım. Çünkü yıllardan beri savunduğum taş devri diyeti, diyetteki un ve şekerin iyice azaltılmasına dayalı bir beslenme tarzıdır. Akademik seviyede bu konunun öncülüğünü yapan birkaç öğretim üyesinden biriyim.
Özer ‘bu üçünden (un, şeker, tuz) uzaklaşırsanız yaşam biter’ diye ahkam kesmiş. En az 3.5 milyon yıl olan insanlık tarihinde tahıllar on bin yıl, şekerler ise birkaç yüzyıl önce insanların yiyecekleri arasına girmiş. Özer’e göre daha önce insanlık neslinin yaşayabilmesi mümkün değil. Peki bu zamana kadar insanlık nesli nasıl sürmüş? Üstelik taş devrinde yaşayan insanların fosil incelemelerinde kemik ve diş yapılarının mükemmel olduğu ve kanserin ise nerdeyse hiç olmadığı ortaya konmuştur. Günümüzde hala bu tarz doğal yaşayan yani un-şeker tüketmeyen Masailer, Aborjinler, ve Eskimolar gibi topluluklar var. Onlar da hala yaşıyorlar. Üstelik bu insanlar geleneksel geleneksel gıdalarını yedikleri (yani unlu şekerli yemedikleri) ve yiyecek bulabildikleri sürece son derece sağlıklı ve kalp hastalığı, şeker hastalığı, şişmanlık, kemik erimesi, kanser, romatizma gibi birçok kronik hastalıktan uzak yaşıyorlar.
İşte böyle sayın Özer fikir sahibi olmadan bilgi sahibi olunmuyor. Sağlık ve Gıda Güvenliğimizi böyle korumaya devam ederseniz vay bizim halimize! Bu arada tatlılarda mısır şurubunun da aşırı bir şekilde kullanıldığını, bunun da sağlığımız için çok sakıncaları olduğunu vurgulamak istiyorum. Üstelik bu mısırların çok büyük bir bölümünün genetiği değiştirilmiştir. Bu konuda en son şunu söylemek istiyorum. Çay şekeri kötüdür, mısır şurubu ondan da kötüdür; ama bunların içinde en kötüsü tatlandırıcılardır. Eğer tatlı yaşamak istiyorsanız tatlı yemeyin.
Prof. Dr. Ahmet Aydın
Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın yorumu
Mesane kanserine neden olabileceği için sakkarin isimli tatlandırıcı yasaklanmış, onun yerini büyük ölçüde başka bir tatlandırıcı olan aspartam almıştır. Dünyada yaklaşık 6,000 hazır yiyeceğin içinde aspartam bulunmaktadır. Yaklaşık 4,000 hazır yiyecekte de diğer tatlandırıcılar kullanılmaktadır.
Aspartamın formülü • Aspartik asit (%40): Sinirsel uyarıcı • Fenilalanin (%50): Fazla alındığında beyin için zararlı• Metil alkol(=ispirto) (%10)
Metilalkol, kanserojen formaldehite dönüşür
Aspartamın zararlı olup olmadığına dair yapılan araştırmalar (1,2)

Zararı yok
Zararlı
İlaç firmaların sponsor olduğu araştırmala
Bağımsız araştırmalar(92)
%100
%8
%92
Fare-aspartam- beyin tümörü
Çalışma fareler 4 haftalık iken başlamış ve 104 hafta sürmüştür. Aspartam firması tarafından yaptırılan bu çalışmanın diğer verileri açıklanmamıştır. FDA bu verilere göre aspartam kansere neden olmuyor sonucunu çıkarmıştır! (3)

Aspartam verilenlerde beyin tümörü
Aspartam verilenmeyenlerde beyin tümörü
Erkek
Dişi
7/155 (%4.5)
5/158 (%3.2)
1/59 (%1.7%)
0/59 (0 of 59 (0%)
aspartamın kansere yol açmadığı sonucuna ulaşılmıştır (4). Yaklaşık iki yıl süren bu çalışmaların da ayrıntılı verileri ise nedense açıklanmamıştır!!!!!!
Fare-aspartam-lösemi-lenfoma
Ramazzini Kanser Enstitüsü 1600 fare üzerinde yaptıkları araştırmada aspartamın insanların kullandıklarına çok yakın dozlarında lösemi ve lenfomalara neden olduğunu göstermiştir (5).
Bu çalışmada hem fare sayısı çok fazladır hem de çalışma süresi iki değil üç yıldır (normal fare ömrüne yakın).
Aspartam’ın Zararları
Baş ağrısı
Unutkanlık
Eklem ağrısı
Bulantı
Uyuşukluk
Kas spazmları
Şişmanlık(!!!)
Döküntü
Migren
Depresyon
Yorgunluk
Huzursuzluk
Konvülsiyon
Uykusuzluk
Görme kaybı
İşitme kaybı
Çarpıntı
Soluk zorluğu
Korku atakları
Ağzı dolanma
Tat Kaybı
Tinnitus
Baş dönmesi
Parkinson
Mültipl skleroz
Kanser
Kaynaklar
http://www.dorway.com/peerrev.html,
http://www.holisticmed.com/aspartame/100.html
Ishii H, Koshimizu T, Usami S, Fujimoto T. Toxicity of aspartame and its diketopiperazine for Wistar rats by dietary administration for 104 weeks. Toxicology 1981;21:91-94.
FDA (Food and Drug Administration). 1981. Aspartame: com­missioner's final decision. Fed Reg 46:38285-38308.
Soffritti M, Belpoggi F, Esposti DD, Lambertini L. Aspartame induces lymphomas and leukaemias in rats. Eur J Oncol. 2005; 10 (2):107-16

27 Temmuz 2009 Pazartesi

SAKINAN GÖZE FIRTINA BATTI!







































Sitenin girişine ektiğim pembe fidesine güvenlik görevlilerimizin hepsi gözleri gibi bakıyorlar sağolsunlar.Herhalde başında 24 saat nöbet tutulan tek pembe bizimkisidir arkadaşlar!Tam da güvenlik kulübesinin önüne ekmiştim.Etrafındaki gülleri bile iyice budamışlarki bizim haspa daha da rahat büyüsün diye.Sulama yaparken yapraklarına su gelmesin diye az uğraşmıyorlar.Hepsi dört gözle meyvelerin oluşmasını bekliyor.Dün malum korkunç bir fırtına vardı.Ne yazıkki bazı dalları ortadan yarılıvermiş nazlı pembe kızımın!Güvenlikte bir telaş ki sormayın,görende sanki Allah korusun sitede cinayet işlendi sanır!Nasıl üzgünler nasıl mahçuplar anlatamam.Hemen bir parça tülbent,biraz kağıt bandaj,bolca doğal ip,makas,çapa ve yağsız süt yanıma alarak,ilkyardım yapıverdim.Resimlerde gördüğünüz beyaz sargılar bizim hanımın estetik operasyonundan sonraki hali efendim!Sargıları ne zaman alacağımı zaman gösterecek!Hastamızın iyileşme süresinin zahmetsiz ve çabuk olmasını dilemekten başka yapabileceğimiz birşey yok!Çatlayan dalları sıkı sıkı tülbentle sarıp bandajladım.Alt ve üstlerindeki ağırlık yapabilecek bazı dalları aldım.İyice her dalı ipe alıp sonsuz işaretimizle sabitledim.En sonunda da bir litre yağsız süt ve su karışımı ile şımarttım.Bakalım ne olacak?Başka bir yöntem bilen varsa pembe domateslik namına yorum yapsın lütfen!
Ben tam bunları yaparken güvenlikçilerden birinin babası cepten aradı oğlunu.Hatay'ın bir dağ köyünden bizim kızın halini sordu!Anlayacağınız sadece siteye giren çıkan değil güvenlikçilerin memleketlerindeki akrabaları bile bizim kızı tanıyor,seviyor ve hepsi organik tohumlarının peşinde!Hataylı amcadan biraz yanık gübre mi istesem :)))
Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş