31 Ağustos 2009 Pazartesi

UZUN İNCE PEMBECE




















Bu da pembe taklidi yapan uzun İğneada domatesi!Çekirdeklerini hemen aldım kuruttum tabi!

Ekşiye yakın lezzeti ve ince kabukları ile harika bir lezzet şöleni idi.

Sevgiyle kalın

Yeşim Güriş





26 Ağustos 2009 Çarşamba

SÜT AMA HANGİ SÜT???

Resimde yeni sağdığı sütü yağından ayırıp kaymak elde eden tatlı bir hanımteyze görülüyor(bu devirde ve hala!Yaşasın...) http://www.fotokritik.com/939266)





(Sütü yağından ayırır bu makina.çıkan kaymağın tadını başka hiçbir şeyde bulamazsınız.biriken kaymaklar yayıkta yağ yapılır çıkan yağ soğuk suyun içine alınır ve sonra top top yapılarak saklanacakları yere...yağı ayrılan sütün içine maya karıştırılır akşam kapı önündeki enteresan tezgaha suyundan ayrılması için file benzeri ni bezin arasına dökülür.üzerine ağır taşlar konur.suyu ineklere ziyafettir.sabah namazı file kesilmeden peynir dikkatlice kesilir kalıp kalıp.tuzlanıp satışa gönderilir.yavan peynirdir adı.o zaman yağsız diye ev halkına yedirilmiyen peynir şimdilerde diyet listelerine girerek intikam almakta herkesten.makinanın kurulmasıda başlı başına bi ritüeldir.içinde onlarca kuyruksuz honi benzeri parça vardır özel aletiyle sıkıştırılarak takılan...........)





Demiş özlemle yorum yazan bir kişi.






Bir süredir FSD'de süt sağlığımıza faydalı mı zararlı mı diye tartışıyoruz.Ben de burda her iki görüşe yer verdim.Önce kendi fikrimi sonra da karşı görüşü paylaşacağım sizlerle.




Damağıma fikrini sordum nefis dedi!

Vücuduma fikrini sordum süper dedi!

Keyfime sordum keyfine bak dedi!



Eh ben de Aysuncuğumun şifalı sütlerini yudum yudum,dilim dilim tüketmeye devam ediyorum!


UHT mi asla!Kutu süt hiçbir zaman!Sokaktan alınan brusellalı ne olduğunu bilmediğimiz sıvılarmı ı-ıhhh!!!Hiçbir zaman birkaç kodamanın vicdansız ellerine bırakılmış süt çarkında boğulmayacağım.Ama FSD üyesi olarak temiz ve adil gıdaları her zaman arayacak bulacak ve tüketerek,etrafımı bilinçlendirerek Aysun gibi geriye kalan bir avuç iyi ahlaklı fedakar cesur yüreğe de herzaman destek olacağım...


Ben de konuyu bir başka yönünden ele alayım.Yoga derslerinde hoca ile çeliştiğim tek konu süt ve süt ürünleri tüketmememiz konusundaki sonsuz ısrarı idi.Yoga üstadlarının bu zehiri yasakladığını bizim de kullanmamız gerektiğini anlatıp dururdu.Yoga malumunuz uzak doğu felsefesi.Ya orda yaşayanlarda % 90 'a dek laktoz intoleransı olması sizce sütün bence haksız kötü şöhreti ile alakalı değil mi???http://www.drahmetdobrucali.com/hastaliklar/hastaliklar-l-p/laktoz-intoleransi/ Laktoz intoleransı olan kişi doğal olarak sütü kötüleyecektir.Daha sonra bu felsefeleri batıya uygulayıp üstad olduğunu iddia edenler de copy paste sütün karalanmasına devam edeceklerdir!''Bu enzimin seviyesi doğum sırasında en yüksek iken yaklaşık 2 yaşından sonra enzim aktivitesi azalmaya başlar. Bu nedenle laktoz intoleransı genellikle zaman içinde ortaya çıkan bir durumdur.''Bebeklik sonrası komplikasyonları gayet iyi açıklıyor bu cümle...Rahatsızlığınız varsa süt içmeyin!Ama kımız içen bir bir ırkın çocukları isek,Artun hoca sağolsun bunca farklı peynirin yapımcısı isek,tüm yabancı dillere armağan ettiğimiz nadir sayıdaki Türkçe kelimelerden biri YOĞURT ise...Süte de onu binbir zorlukla kapımıza kadar getiren dostlara ve kızlarımıza da fazla haksızlık etmeyelim derim.Kimin finanse ettiğini bile bilmediğimiz araştırmalar habire yeni bulgularla ortaya çıkıyor!Bugün de patlamış mısırın kansere çare olduğuna dair bir yazı vardı mesela !!!http://www.milliyet.com.tr/Yasam/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=5&ArticleID=1130226&Date=20.08.2009&b=Patlamis%20misir%20antioksidan%20deposuYoruma dikkat!Sarkastik olsa bile kaç kişi anlar acaba?


Sütün faydaları ile ilgili bilimsel yayınları alt alta dizmeye gerek yok.Ben ahlaklı bilimi reddetmeden mantık,vicdan ve kişisel tecrübelerim rehberliğinde seçim yapmaya çalışıyorum.


Sütten bıyıklarımı seviyorum :)))


Sevgiyle kalın

Yeşim Güriş


Diye yazmamın sebebi işte bu yazı


Bu süt konusu çok tartışmalıdır. Doğada her memeli hayvan, sadece kendi sindirim sistemi iyice gelişene kadar, anne sütüne ihtiyaç duyar. Başka hiçbir süte başka hiçbir dönemde ihtiyaç duyulmaz. Sütün temel ve sürekli tüketilmesi gereken bir gıda olduğu iddası, sadece süt endüstrisinin pazarlama ve propogandasından başka bir şey değildir.
Doğada insana genetik olarak en yakın (genlerimizin %99.5'i ortak) canlı olan maymunlar, bol taze meyve, yeşil yapraklı sebze, yenebilir fındık fıstık gibi tohumlar, ve az miktarda (türüne göre %3-15) hayvansal gıda ile beslenirler. İnsan için de en doğal, en faydalı, en sağlıklı besinler ve beslenme biçimi, yaklaşık budur. Ne süte, ne de pişmiş veya işlenmiş herhangi bir gıdaya insanın ihtiyacı yoktur. Bu doğal beslenme tarzından uzaklaşmak, insanın sağlık sorunlarının önemli bir kısmında etkendir.
Ancak bu temel ve doğal gıdaları üretmek ve satmakta, bunu herkes yapabildiği ve tekel olunamadığı için yüksek karlar yoktur. Endüstriyel süt üretimi, yüksek maliyet ve teknoloji (hormonlar, antibiyotikler, genetiği değiştirilmiş mısırdan yemler, yüksek kapasiteli tesisler vs) gerektirdiği için, küçük çiftçinin rekabetinden kendini yalıtabilen, tam tekel (monopoly) değilse bile, birkaç büyük şirketin aralarında anlaşıp kontrol edebildiği pazarlar (oligopoly) oluşturur.
Ve endüstriyel süt, içinde büyüme hormonu, antibiyotik kalıntıları, endüstriyel üretimin, örneğin pastorizasyonun sütün üzerindeki bozucu etkileri ile, doğal inek sütünden de (onu bile buzağı değilseniz içmeniz gerekmiyor, hiç bir ineğin sütünü emziren yetişkin maymun gördünüz mü doğada?) alakası kalmamış ucube bir sanayi ürünüdür.
Kalsiyum, sütten kolay emilemez, ve vücutça kullanılamaz. Kalsiyumun (ve pek çok diğer mineralin) insanlar için en iyi kaynağı, süt ve süt ürünleri değil, yeşil yapraklı sebzelerdir. (Tabi organik gübre ile yetiş
Dünyada nüfusunun çoğunluğu, sütteki laktoza tepki gösterir, çünkü inek sütü insanlar için uygun bir gıda değildir.
Yetişkin bir insan için inek (veya anne sütü dışındakoyun keçi sütü dahil herhangi bir süt) içmek, genellikle mukus oluşumuna, allerjilere, hatta kansere zemin hazırlar. (John Hopkins hastenesinin yayınladığı raporda, süt kesinlikle kanser hastalarının tüketmemesi gereken gıdalar arasındadır).
DÜNYADA ÇOCUKARIN SÜT İÇMESİNİ ÖNEREN HİÇBİR ÇOCUK DOKTORU YOKTUR! AKSİNE ÇOCUK DOKTORLARI, ÇOCUKLARIN SÜT İÇMESİNİN ŞEKER, ALLERJİLER, VE BAĞIŞIKLIK SORUNLARI GİBİ SAĞLIK SORUNLARI İLE İLİŞKİLİ OLDUĞU İÇİN ANNE SÜTÜ DIŞINDA SÜT İÇİLMEMESİ GEREKTİĞİ KONUSUNDA UYARIRLAR.
ÇOCUKLARIN, YAŞLILARIN, YETİŞKİNLERİN, SAĞLIKLI OLMAK İÇİN SÜT İÇMEMELERİ GEREKİR! İNEK SÜTÜ HİÇBİR YAŞTA İNSAN TÜKETİMİ İÇİN UYGUN BİR GIDA DEĞİLDİR. SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİNİN DE, SİGARA GİBİ SAĞLIK UYARISI OLAN ETİKETLERLE SATILMASI, VE TOPLUMUN SÜTÜN NEDEN OLDUĞU SAĞLIK SORUNLARI İLE İLGİLİ OLARAK BİLGİLENDİRİLMESİ GEREKİR.
Alıntı:
* An article titled "More Evidence that Milk Causes Diabetes and Anemia" in


> Prevention and Medicine (Autumn, 1992, page 13) revealed the following: *
> * "It has long been suspected that cow's milk proteins are a > principal cause of diabetes in children, and a new report in the New England > Journal of Medicine adds more support for this explanation. In comparisons > of different countries, the prevalence of insulin dependent diabetes > parallels the consumption of cow's milk." *
> * The actual study appeared in the July, 1992 issue (Volume 327) of > the New England Journal of Medicine. The journal article presented > evidence implicating cow's milk as the cause of diabetes in EVERY ONE of 142 > diabetic children in the study. Each child produced antibodies to bovine > serum albumin. The antibodies which were naturally produced to fight this > invader then turned on the children's own insulin-producing beta cellswhich are located in the pancreas. > *
> * The Journal of the American Dietetic Association (Volume 16, > December, 1993) supported the conclusion of this study and suggested that > the avoidance of cow's milk products during the first few months of life may > help reduce the incidence of IDDM.
> * > AS A RESULT OF THESE REPORTS, THE AMERICAN ACADEMY OF PEDIATRICS > CONDEMNED THE USE OF MILK FOR CHILDREN UNDER ONE YEAR OF AGE!
> * The most respected pediatrician in American history, Dr. Benjamin > Spock, heartily endorsed this conclusion. He went one giant step further. > In the final version of his classic child care book, he adamantly stated > that cow's milk was unsuitable for human consumption, at any age. * > * * kaynak:
http://www.notmilk.com/deb/110198.html
Bu konuda kesin kararınızı vermeden, aşağıdaki siteyi incelemenizi, ve madalyonun öbür yüzünü de değerlendirmenizi öneririm.
http://www.notmilk.com/ : Genel olarak süt karşıtı bir site.
Özellikle de, bir doktorun hastalarına süt ile ilgili yazdığı aşağıdaki mektup çok bilgilendirici:
http://www.notmilk.com/kradjian.html
Sevgiler, saygılar,
Özer Tayiz.

23 Ağustos 2009 Pazar

Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi ve salça yapımı

















Keyifli bir cumartesi idi.Benim için en güzel sürpriz sevgili Şefika Görgülü Kamçez'in aniden aramıza katılması ve blogundan tanıdığım Aslı Balakın ile yüzyüze tanışmam oldu.Pembe kardeşliği başka birşey!Yakın bir zamanda mini bir organizasyon yapıp bir araya gelmeye karar verdik.Gruba da duyururuz gelmek isteyen olursa başımızın üzerinde yeri var.
Sevgili Rasim Karavana'nın tavsiyesi üzerine kırdığım çatallaşan iki gövdeyi suya koyup köklendirmiş ve Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesine evlatlık vermiştim.Toprağa öyle sıkı sıkıya tutunmuşlarki anlatamam.Tam beş tane pembiş kızımız da olmuş müjde :)))
Resimleri koydum umarım hoşunuza gider.Muz ve ayçiçekleri ile beraber mutlu mutu yaşıyorlar hem de sırığa bile alınmadan!

Bu aralar saf şeker yerine alternatif olarak meyve suları kullanarak reçel yapma çalışmalarımda oldukça işime yarayacak pektin yapımını öğrendim.Zararlı kimyasallardan bir adım daha uzak doğala bir adım daha yakın.Detaylar aşağıda.
Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş


Antibakteriyel baharatlarin etkinlikleri
Bakterileri %100 öldürenler: Sarımsak, Soğan, Yenibahar, Mercanköşk
Bakterileri %90-75 öldürenler: Kekik, Tarçın, Tarhun, Kimyon, Karanfil, Limon otu, Defne, Kırmızı biber, Biberiye, Mercanköşk, Hardal
Bakterileri %72-50 öldürenler: Frenk kimyonu, Nane, Adaçayı, Rezene, Kişniş, Dereotu, Küçük hindistan cevizi, Fesleğen, Maydanoz
Bakterileri %48-25 öldürenler: Kakule, Biber, Zencefil, Anason tohumu, Kereviz tohumu, Limon veya Misket limonu

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ İÇİN DÜZENLİ KULLANILMASI GEREKEN BESİNLER VE MİNERALLER
Sarımsak
Soğan
Zencefil kökü
C vitamini
Tarifler

Yaprak salamurası
Bir litre suya üç çorba kaşığı tuz konulur.İçine yumurta konur.
Tuzlu su kaynatılarak yaprağın üzerine dökülür.Soğuması beklenir.
Soğuduktan sonra beşer yaprak alınarak aralarına tuz dökülüp sarılır.
Kavanoza yerleştirilir.Kalan su üzerine dökülür.Ağzı kapatılır.
Tuzlu su bakterilerin yaşamasını engeller.

Domates Salçası
Domatesler dörde bölündükten sonra bir gün bekletilir. Süzgeçten süzülür.Çekirdekleri süzgeçte kalır.
Bez bir torbaya konularak suyu süzülür.
Torbada kalan pelte kısım, yağ ve tuz katılarak tencerede kısık ateşte kaynatılır.
Soğuduktan sonra kavanoza konulur.
Tuz bakterilerin yaşamasını engeller.

Elma sİrkesi
2,5 litre su bir gün önceden kaynatılıp soğutulur.
Altı tane tatlı elmanın kabukları kalın olarak soyulduktan sonra suya atılır.
Beş tane nohut, iki adet kesme şeker, bir tutam tuz, iki dilim ekmek içi suya atılır.
Kapağı sıkıca kapatılıp güneş almayan bir yerde 30 gün bekletilir.
Sonra bir tülbentten süzülerek yine bir cam kavonoza konur. Bir yemek kaşığı sirke ilave edilerek 30 gün daha bekletilir.

Turşu
Salatalıklar yıkanıp temizledikten sonra kavanoza konulur.
Kavanozun yarısına kadar su, diğer yarısına sirke ve yarım çay bardağı limon suyu konulur.
Bir yemek kaşığı tuz ve bir baş sarımsak konulur. İki hafta bekletildikten sonra kullanılır.
Tuzlu su bakterilerin yaşamasını engeller.
Limon sitrik asit yerine kullanılır.
Sarımsak antibakteriyel, antiviral olarak kullanılır.


MENEMEN
Domates ve biberler yıkanıp temizledikten sonra doğranır.
Üzerine tuz katılarak kavanoza konur.
Suyla dolu tencerede, kavanozlar ters çevrilerek yarım saat kaynatılır.
Metal kapaklar sıcak suda genişleyerek sıkışır. Böylece hava girişi önlenmiş olur.

KONSERVE
Kullanılacak malzeme yıkanıp temizlendikten sonra doğranır.
Yağ, tuz ve kullanılacak malzemeler karıştırılıp hafif ateşte haşlanır.
Sıcak olarak kavanoza konulup ağzı kapatılır.
Suyla dolu tencerede, kavanozlar ters çevrilerek bir saat kaynatılır.
Metal kapaklar sıcak suda genişleyerek sıkışır. Böylece hava girişi önlenmiş olur.
Ters çevrilerek 3 gün bekletilir.


REÇEL
Öncelikle reçellerin konulacağı kavanozların sıcak suda kaynatılarak steril edilmesi gerekir.
Şekersiz reçelin kıvamını arttırmak için pektin(portakal, limon, greyfurt gibi meyvelerden elde edilen) kullanılabilir. Bu pektin, CaCO3
İle birlikte çalıştığından CaCO3 eklenmelidir.
Şeker yerine elmanın suyu çıkarılarak kullanılabilir.
Reçeli yapılacak meyvenin üzerine limon suyu(10 g) ve sulu Ca(10 g) çözeltisi ilave edilir.
250 ml sıkılmış elma suyu kaynamaya başladıktan sonra pektin(Elma pektini ise 2 çay kaşığı, Limon pektini ise 3 çorba kaşığı ) ilave ederek çok hızlı bir şekilde 1-2 dak. iyice karıştırılır.
Ca çözeltisinde bekleyen meyve veya meyve suyu(750 ml) kaynayan elma suyunun içine eklenir.Bir dak. kaynatılır. Sıcakken 2 parmak boşluk kalacak şekilde steril kavanozlara doldurulur.Su dolu tencerenin içinde 10 dak. kaynatılır.(Deniz seviyesinden her 300 m yükseklik için bir dakika daha fazla kaynatılır.)
Limon suyu uzun süre bozulmasını engelleyecektir.
Şeker yerine keçiboynuzu pekmezi, meyan şurubu, elma suyu konsantresi kullanılır.
Limon sitrik asit yerine kullanılır.

Limon pektini eldesi:
0,227 g limonun beyazı rendesi
4 çorba kaşığı limon suyu eklenir.
Bir saat bekletilir.
0,473 ml su eklenir.
Bir saat beklenir.
10 dak. kaynatılır.
Tülbentten süzülür. Steril bir kavanoza konulur.

Sulu Ca çözeltisi:
125 ml suda yarım çay kaşığı CaCO3 karıştırılır.
Elma pektini eldesi:
2.5 kg elmanın kabukları, rendesi ve çekirdekleri
Üzerini geçecek kadar su ile doldurulur.
Suyun yarısını buharlaştırana kadar kaynatılır.
Tülbentten bir akşam bekletilerek süzülür.
Süzüntü istediğimiz kıvama gelene kadar kaynatılır. Steril kavanozlara konur.
Marketlerden alınan ürünlerin içindekiler
KONSERVE

ASİT DÜZENLEYİCİ(Sitrik asit)
TURŞU KUR
ASİT DÜZENLEYİCİ(Sitrik asit)
TAŞIYICI(CaCl2)

DİABETİK REÇEL
TATLANDIRICI(Sorbitol)
ASİT DÜZENLEYİCİ(Sitrik asit)
KIVAM ARTIRICI(Pektin)
KORUYUCU(Potasyum sorbat, Sodyum benzoat)
HAZIR REÇEL
GLİKOZ ŞURUBU
KIVAM ARTIRICI
ASİT DÜZENLEYİCİ(Sitrik asit)

Bu atölyeye katılan Tuba arkadaşımızın çektiği resimler de http://picasaweb.google.com.tr/tugbaozbilgin/22Agustos2009ZeytinburnuTBbiBitkilerBahcesiKSaHazRlKAtolyesi#
bağlantısında.

-----

20 Ağustos 2009 Perşembe

DOMATES TE ARTIK MASUM DEĞİL













Marketlerden veya pazarlardan aldığımız adına domates denen ama bizim pembe kızların yanına bile yaklaşamayacak laboratuvar kaçkınlarından bahsedelim bugün.Sadece soya ve mısırda GDO var sanıyorsanız çooook yanılıyorsunuz.Beraber araştıralım bakalım neler öğreneceğiz! Biyo teknolojinin şemada oturtulduğu yere dikkatli bakın.TIP NERDE???Sağlık öncelik olmaz ise teknoloji yani para merkeze yerleştirilirse olan da olur zaten! Bu kafa ile nereye kadar o da ayrı bir yazı konusu...
Önce GDO konusunda sağlıklı bilgi akışı olduğuna inandığım bir yabancı siteden alıntı yapacağım.Malum Bizde GDO dendi mi aman yok öyle birşey denip konu kapatılıyor!!!

GMO Compass'teki baglantida GDO domateslerdeki laboratuvar çalışmalarının devam ettiği ama '94 te piyasaya sürülen bu domateslerin yarattığı sorunlar nedeni ile '98 de tamamen piyasadan (Amerika ve AB)çekildiği bilgisi var.

(Today in the EU, all tomatoes found on the market, whether they'refresh or canned, are not genetically modified. Even the tomato thatstayed red and firm after three weeks in the fridge isn't a GMO.)
Türkiye 'de ise durum farklı.ZMO başkanı Gökhan Günaydın 2004 te GDOlu domateslerin pazarlarımızda satıldığından bahsediyor.

" 3 - EN KORKUNCU, EN SON ANLAŞILDI: TÜRKİYE'DE 20'YE YAKIN İLİNPAZARLARINDA ALINAN DOMATES VE PATATESLERİN DE GDO'LU OLDUĞU SAPTANDI.BUNLARIN HEMEN TÜMÜ, TÜRKİYE'YE KAÇAK YOLLARLA GİREN GDO'LU TOHUMLARINHİÇBİR DENETİME TABİ TUTULMADAN TARLALARDA - SERALARDA EKİLMESİ SONUCUNDA ÜRETİLİYOR. "
Bir diğer alıntı da GDO lu domateslerimiz hakkında bulduğum nadir bilgi kırıntılarından biri!
http://www.yeniaktuel.com.tr/dun103-2,112@2100.html
Domatesler bir ay bozulmuyor
Biyolog Şafak Mert, Yeni Aktüel'in GDO'larla ilgili sorularını yanıtlarken raf ömrü uzun domateslerle ilgili de şu açıklamayı yapıyor: "Türkiye'ye GDO'lu domates tohumunu bedava dağıttılar. Bir haftada bozulan domates bir ay sağlam kalıyor. Bunun sebebi özel bir gen aktarım teknolojisi." Türkiye'de GDO'larla ilgili akademik çalışma yok denecek kadar az. Fakat ODTÜ'den Doç. Candan Gürakan 2004'te hazırladığı doktora tezinde çok çarpıcı sonuçlara ulaşmış; Türkiye'nin farklı illerinden alınan 28 domates örneğinin 22'sinde antibiyotiğe direnç geni tespit edilmişti. Yine aynı çalışmada beş mısır örneğinin hepsinde antibiyotiğe direnç geninin yanında mısıra ait olmayan DNA'lara, patateste de GDO'ya rastlanmış.Oysa Yeni Aktüel olarak Türkiye'de faaliyet gösteren üç çokuluslu şirkete GDO'lu tohum ithal edip etmediklerini sorduğumuzda kesin bir hayır cevabı aldık!
GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER ÖLDÜRÜYOR..
Kategori : Yem ve Katkı Maddeleri Yorum Sayısı : 0 Okunma : 4487 Tarih : 11 Şubat 2009 14:22

Türkiye`de serbestçe satılan `Frankenştayn` sebzelerin sanıldığından çok daha yaygın olduğu ortaya çıktı. ODTÜ`nün iki yıl süren araştırmasında 28 domates numunesinden 22`si sağlığa zararlı çıktı
ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü`nde yüksek lisans eğitimi gören iki öğrenci, Bölüm Başkanı Doç. Dr. Candar Gürakan`ın gözetiminde`Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (transgenik ürünler) üzerine tez çalışması yaptı. İki yıl süren çalışmanın sonucunda ortaya çıkan tablo, akademisyenleri şoke etti. Ankara, Çanakkale, Ayaş, Eskişehir,Isparta, Antalya, Kalkan, Afyon ve Mersin`de üretilen, Belçika,İspanya, Çin ve Amerika`dan ithal edilen 28 domates numunesinden 22`sinde antibiyotiğe direnç gösteren bir bakteri geni belirlendi.
DOMATESTE NE İŞİ VAR
Doç. Dr. Candan Gürakan, iki yıl süren araştırmanın sonuçlarınıAKŞAM`a anlattı. Gürakan, araştırmaya parasal destek istemek için devlet kurumlarına başvurduklarını ancak, `Türkiye`de GDO yok, boşuna para harcamayın` yanıtı aldıklarını söyledi. Gürakan, `Biz de araştırmayı ODTÜ kaynakları sayesinde yaptık. Ancak böyle sonuçlar alacağımızı biz bile tahmin etmedik. Şoke olduk` dedi.
Ankara`dan 9, Eskişehir, Isparta, Antalya, Ayaş, Çanakkale, Afyon`dan1`er, Antalya`dan 4, Mersin, İspanya, Belçika, ABD`den 2`şer, Çin`den1 olmak üzere 28 domates numunesini incelediklerini belirten Candan Gürakan, şunları söyledi:
`28 domates numunesinden 22`sinde bir bakteri geni olan Kanamisin adlı antibiyotiğe direnç gösteren bir gen tespit ettik. Bu durum domateslere gen aktarımının yapıldığının kanıtıdır. Bakteri geninin domateste ne işi var? Bunlar marketlerden toplanan numuneler. Yerli üretim mi bilmiyoruz. Eğer yerli üretimse, GDO`lu tohum söz konusu demektir.`
MISIRDA DA VAR
Candan Gürakan, Ankara, Isparta, Antalya ve Çanakkale`den alınan beş kurutulmuş mısır numunesinin tümünde de antibiyotiğe direnç geninin yanı sıra mısıra ait olmayan DNA`lara rastlandığını bildirdi. Gürakan,`Bu mısırların Arjantin ve Güney Afrika`dan getirildiğini tespit ettik. Ayrıca Eskişehir, İstanbul ve Ankara`dan alınan mısır hayvan yemi üzerinde de araştırma yaptık. Hem gıda olarak tüketilen kuru mısırda hem de hayvan yemi olan mısırda, antibiyotiğe direnç geninin dışında mısır bitkisine ait olmayan DNA bölgeleri bulundu. Mısırda domatesten daha güçlü bir şekilde GDO tespit edildi` dedi. Gürakan,patateste de genetik değişime rastladıklarını bildirdi.
Bakteri geni nedir?
Bitkiye gen transferi yapanlar, antibiyotik genini koymadan gen transferinin tutup tutmadığını kontrol edemiyor. Gen transferinin gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak için antibiyotik geni entegre ediliyor. ODTÜ tarafından yapılan araştırmada da domateste bir antibiyotik olan Kanamisin`e direnç geni tespit edildi. Böceklermısıra zarar vermesin diye bakteriyel toksin mısırın DNA`sına entegre ediliyor. Prof. Dr. Şeminur Topal, bitkilerdeki herhangi bir genetik yapı değişikliğinin insan organizmasına da aynen taşındığını söyledi.Topal, `GDO`lu yiyeceklerin tüketilmesi sonucunda ileride antibiyotik tedavisine yanıt alınamayabilir` dedi.
`Ne yersen ye hepsinde zehir var`
Tüketici Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Turhan Çakar, yaptıklarıbir araştırmada soya etli kıymada, soya tavuk yeminde yüksek miktarda bakteri geni bulduklarını söyledi. Türketicileri uyaran Turhan Çakar,`Mısır yağı, soya yağı, glikoz şurubu içeren gıdaları almayın. Halkın yiyeceği birşey kalmadı. Halka zehir yediriyorlar` diye konuştu. Soya bitkisinden 900 çeşit ürün elde edildiğini dile getiren Turhan Çakar,şunları söyledi: `Soya; sucuk, salam, sosis, köfte, pizza, hamburger gibi kırmızı ette, et suyu tabletlerinde, soya eti kıymasında, soya ununda, şiş kebapta, fındık ve fıstık ezmesinde, çikolatalı ürünlerde,pastalarda, süt tozunda, ekmek çeşitlerinde, kozmetik sanayiinde,hazır çorbada, soya yağında ve hayvan yeminde kullanılıyor. Mısır ise glikoz şurubunda kullanılıyor.
Glikoz şurubu ise kola, meyve suyu, gazoz, pasta ve baklavada tatlandırıcı olarak, bebek mamalarında, hazır çorbalarda, mısır özüyağında, büyükbaş ve küçükbaş hayvan yeminde kullanılıyor.
Hülya ÜNLÜ/ İSTANBUL
Candan Hanımın aşağıdaki çalışmasının Tubitak destekli olduğunu ekleyeyim bu arada...
"Domates ve Domates Tohumlarında Genetik Modifikasyonunun Tanısı.Doç.Dr. Candan GÜRAKAN. Mühendislik. Gıda. 104O272. Araştırma ...www.odtu.edu.tr/research/tubitak.php -"
Selim Çetiner ısrarla yaptığı araştırmalarda sadece soyada GDO bulduğunu ama mısırda olmadığını söyleyedursun!
Beslenirken patatesi çok iyi sorgulamamız gerekiyor!Kapadokyanın hali malum.Canım kıraç patates nerde,ne oldu ...
Vakti olana harika bir baglantı.Şeminur hocayı bir kez daha taktir ettim!
PDA olarak geleceğimiz adına ne kadar önemli ve ciddi bir görevi üstlendiğimizin kanıtıdır bu bilgiler.Tohumlarımıza sahip çıkalım.Terminatör teknolojilere geçit yok...
Merkeze sermaye değil insan ve sevgi oturduğu gün insanlık kazanacaktır eminim.
Sevgiyle kalın.
Yeşim Güriş

GENETİKÇE KONUŞALIM 101


Gen: Bir karakteri temsil eden ve bu karakterin yavru döllere aktarılmasını sağlayan DNA parçasına gen adı verilir. Her karakterin geni kromozom üzerinde lokus denen belirli bir yerde bulunur.
Alel Gen: Bir karakteri temsil eden kromozomların karşılıklı bölgelerinde (lokuslarda) bulunan iki gen çiftine alel gen adı verilir. Alel genler aynı karakter üzerine zıt etki yaparlar. Örneğin; A, a Çok Alellik: Aynı karakteri temsil eden ikiden fazla gen bulunmasına çok alellik adı verilir.
Homolog Kromozom: Karşılıklı bölgelerinde (lokuslarında) aynı karakteri temsil eden ve biri anadan diğeri babadan gelen iki gen bulunduran kromozomlara homolog kromozom denir. Genotip: Bir canlının sahip olduğu genler topluluğuna genotip adı verilir.
Fenotip: Bir canlının gözle görülebilen tüm özelliklerine fenotip adı verilir. Canlının dış görünüşüdür. Genotip ve çevre etkisiyle meydana gelir.
Homolog Karakter (Arı Döl): Bir kromozomun karşılıklı bölgelerinde (lokuslarında) aynı özellikte iki alel gen bulunması olayına homolog karakter denir. Bu iki alel gen karakter oluşumunda aynı yönde etki ederler. Ana babadan aynı karakterleri almış bireylerdir. Örneğin; AA, bb, cc
Heterozigot Karakter (Melez Döl): Bir kromozomun karşılıklı bölgelerinde (lokuslarında) farklı özellikte iki alel gen bulunması olayına heterozigot karakter denir. Bu iki alel gen karakter oluşumunda zıt yönde etki ederler. Ana babadan farklı karakterleri almış bireylerdir. Örneğin; Aa, Bb, Cc
Baskın Gen (Dominant): Bir karakterin oluşumunda etkisini her zaman gösteren gene baskın gen denir. Büyük harfle gösterilir.
Çekinik Gen (Resesif): Bir karakterin oluşumda ancak homozigot ise etkisini gösterebilen gene çekinik gen denir. Küçük harfle gösterilir.
Ekivalent=kodominant: Eksik baskınlık. Alel genler arasında dominantlık resesiflik olmadığında bu alellerin fenotipte kendini belli etme kuvveti eşdeğer olur. Yavrular ana ve babadan farklı bir ara karakter gösterir.
Bağımsız Gen: Bir çift kromozom üzerinde sadece bir alel gen bulunması olayına bağımsız gen denir.
Bağlı Gen: Bir çift kromozom üzerinde birden fazla alel gen bulunması olayına bağlı gen denir.
Karakter Oluşumu: Bir canlının tüm özelliklerine birden "karakter" adı verilir. Canlının karakterini DNA üzerindeki genler belirler. Yavru bireyde karakteri oluşturan genlerden biri anneden diğeri babadan gelir, karakteri oluşturan bu gen çiftine "alel gen" adı verilir. Bir karaktere etki eden faktörler aşağıdaki gibidir.
Kalıtım: Canlının anne ve babasından üreme sırasında DNA aracılığıyla aldığı karakterlere kalıtım denir.
Modifikasyon: Işık, ısı ve besin gibi çevresel faktörlerin genleri etkilemesi ile canlıda oluşan karakterlere modifikasyon adı verilir. Oluşan değişiklikler kalıtsal değildir, yani yavru bireye aktarılmaz.
Mutasyon: Sıcaklık, kimyasal maddeler ve radyasyon gibi çevresel faktörlerin genlerin yapısını bozması ile canlıda oluşan karakterlere mutasyon denir. Vücut hücrelerinde oluşan mutasyon sadece canlıyı etkiler kalıtsal değildir, üreme hücrelerinde oluşan mutasyon ise kalıtsaldır ve yavru bireye aktarılır.
Varyasyon: Aynı türdeki canlılar arasında mutasyon yada çevresel etkiler sonucunda oluşan farklılıklara varyasyon adı verilir.
Adaptasyon: Canlının var olan karakterinin bulunduğu ortama uyum sağlaması sonucu yaşamına devam edilmesi olayına adaptasyon adı verilir. Canlının var olan karakterinin ortama uyum sağlayamaması canlının ölmesine neden olur bu olaya "doğal seçicilim" adı verilir.

Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş

KÜKÜRT BANYOSU BOL MİKTAR!





Kükürt en doğal ve zararsız böcek kovma yöntemlerinden biri.Öldürmüyor ama uzunca bir süre haşeratı uzaklaştırıyor.Bulabilirseniz azıcık yanmış odun külü ile kullanın,nemini de almış olursunuz.Sanırım bir fırından rahatça temin edilebilir şehirlerde.Eski bir naylon çorabı üç karış parmak ucundan itibaran kesin ve kaşık yardımı ile bu kolayca uçuşan sarı tozu doldurun.Gözleri fena yakıyor ben deniz gözlüğümü takarak bu sorunuda kolayca aştım.Kükürtün iyi yapışması için önce domatese biraz su püskürttüm ve ardından yoyo zıplatır gibi en üst sürgünden itibaren çorabı aşağı yukarı sallayarak tüm bitkiyi kükürtle kapladım.Tabi bu işlem için sabahın erken bir saatinde rüzgarsız havayı seçmek en mantıklısı.Hızımı alamayıp kabuklu bit dadanan yasemin,limon ve hanımelini de sapsarı yaptım!İki gün balkonu kendi haline bıraktım ve biraz önce yerleri silip hamağıma uzandım.Hayrettir ki yapraklardaki kükürtler hala uçmuyorlar!Uçup giden tek şey galeri sinekleri!Yapraklardaki sararma da durmuş sanki!
Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş

19 Ağustos 2009 Çarşamba

ZEYTİNBURNU TIBBİ BİTKİLER BAHÇESİ

A T Ö L Y E Ç A L I Ş M A L A R I KIŞA HAZIRLIK ATÖLYESİ

22 ağustos 2009 cumartesi 13:00 - 17:00 25 TL

Katkısız, uzun ömürlü turşu, reçel, salça, konserve, salamura yapımı
Saklama koşulları

Kışa hazırlık atölyesi uygulamaları

Not: Atölye çalışmamız yeterli katılım olduğunda yapılmaktadır. Lütfen kayıt yaptırınız.

Merkezefendi Yeniçiftlik yolu 1 · Zeytinburnu İstanbul 34015

0212 6644155 · 0533 2062338 · faks 0212 4164576

PENTHESİLİA VE DİĞER KIZLAR












Penthesilia çok uğraştı hayata tutunabilmek için ama İğneada dönüşü anladım ki onu artık koparmam lazım.Buraya kadarmış!Soldan hafif hafif büzülmeye başlaması büyümenin durduğuna işaret!Ben de kopardım.Ne yazık ki içinden hiç çekirdek çıkmadı!Bakalım aynı fidenin üst kısımlarındakilerde neler olacak!!!

Diğer iki ufaklık ise oldukça bol çekirdek verdiler!Önümüzdeki yazı rahatlıkla çıkarırım artık!Eh yeni yönetmelikle tohum takasını bile yasaklayacaklar ya!!!Ne günlere kaldık!Flaş haber yasadışı örgüt üyeliğinden PDA suçlu bulundu!Ömür boyu pembe renk giyemeyecekler ve domates yiyemeyecekler!!!
Şakası bile insanı haksızlıklar karşısında dehşete düşürüyor...

İki minik farklı tonlarda dikkatinizi çekti mi bilmem.Biri daha pembe sanki...
Fidelerin boyları yakında balkonun tavanına varacak ama elim varıpta bir türlü kıramıyorum tepeden.Varsın pembelerim küçük olsunlar.
Domates yemeğe bayılan ben bu ikibuçuk pembeyi yerken biraz duraksamadım dersem yalan olur.
Yine de nefistiler!Orman kanunu bir daha kanıtlandı...

Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş



18 Ağustos 2009 Salı

İĞNEADA VE PEMBELER























































Bizim kızlar malum Bulgar göçmeni.Aklıma esti atladım arabaya daha önce hiç gitmediğim İğneada'ya gittim geçenlerde!Önce Kıyıköy'e uğradım,eh manda yoğurdu yemeden olmaz hani!Hava aşırı poyraz olduğu için pavurya yoktu bende yılın ilk çingene palamudu ile idare ediverdim!Yukarıdaki Karadenize'e kavuşan dere resmini de Kıyıköy'de bir tepeden çektim.Rif akıntısı burdan bile belli oluyordu,aman ha özellikle yüksek dalgalı ve aşırı rüzgarlı havalara dikkat!
İstanbul Edirne otobanından Çerkezköy çıkış,Saray üzeri yol sadece iki saat sürdü.Dupnisa mağarasını görmek için yolu uzatıp Vize-Demirköy üzeri geze geze sonunda boy boy pembelerle buluşmak sonsuz keyif verici idi.Bulgaristan sınırının dibinde dünya tatlısı insanlar tanıdım,pembelerle tanıştım.PDA'yı duyunca çok sevindiler.Şehirli insanların onların sevgilisi pembe kızlara bu kadar çok eğer vermeleri onları da gurulandırdı sanırım.İğneada minicik bir yer ama pembeler açısından bakarsanız kocaman bir kütüphane gibi.Bahçesinden resimler paylaştığım Davut amca çeşit çeşit domates yetiştiriyor.Grupta da bir ara konuştuğumuz uzun pembe bir domates cinsi var.Sırık kesinlikle değil.Acaba bu oturak pembe cinsi olabilir mi?İki adet koparıp tohumlarını saklamak üzere diğer sebzelerin yanına koyuverdim tabi!Bir de resim ekledim bilen var mı bu cinsi diye.
Hafta içi olunca kalabalık ta az oluyor.Tenha plajın ve domates tarlalarının keyfini çıkarmakta bendenize düştü!Daha uzun kalmayı planlıyordum ama olmadı.Bu güzel beldede tek üzücü olay kaldığım yerdi.Sahilde kumsalın ortasında dalga sesleri ile uykuya dalmayı hayal ederek seçtiğim Muratcan motel maceram kelimelerle anlatamayacağım kadar rezaletti.Aman ha deyip orası hariç herkese İğneada'ya gitmeyi öneriyorum.Yerel halk evlerini apart otel gibi kiralıyor.80 lira civarı iki üç odalı mutfaklı yerler var ama temiz olanı bulmak lazım.İDO denizotobüs servisi başlatacakmış yakında.Sahilde nerdeyse on yıldır bitirilemeyen göreceli lüks otelin bu yıl tamamlanmasını bekliyorlarmış!
Olur da oralara giderseniz meydandaki İğneada Restoran'da balık yemeyi ve işleten çiftle tanışmayı sakın atlamayın.Sadece pembe domates değil yerel domatesle yaptıkları söğüş salata mükemmeldi.
Cumartesileri köylü pazarı kuruluyor.Kaçırırmıyım!Bulgarileri kilosu üç liradan aldım.Tohumlar gruba dağıtılmak üzere kurutulmaya,eşsiz lezzet ise hooop mideye!İstanbul'a pek gelmeyen Bursa yarma şeftaliden bir kasa ve hiç beklemediğim anda karşıma çıkan son kara kirazlar!Cumartesi eve dönmek sadece üç saatimi aldı ama şeftalilerin kokusu için bin kilometre daha sürmeye razıyım!
Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş

16 Ağustos 2009 Pazar

GDO ORUCU

GDO'suz 30 gün orucunu Slow Food FSD olarak başlattık.Siz de buyurmaz mıydınız?
Bir ay boyunca GDO'lu hiçbir şey yemeyeceğiz.Her lokmayı sorgulayacağız.En zoru çukulata olacak galiba :)))

Bakın Sevgili Defne Koryürek ne demiş:

Harikulade bir siteden esinlendik, GDO'suz bir ay geçirmeye davet ediyoruz sizi!Türkiye'de neyin içinde GDO'lu ürün var, söylemek çok zor. Ama, bal gibi biliyoruz ki, en "benimdir" dediğimiz mısırdan bile üretilse mısır şurubu, üretiminde kullanılan organizmalardan dolayı GDO'lu oluyor ve Coca Cola benzeri içeceklerden baklavaya kadar pek çok kılıkta karşımıza çıkıyor. Benzer şekilde soya lesitinine karşı da endişelerimiz var. Soya lesitini genelinde kötü sayılmadığı ve endüstriyel üretimde muazzam bir kolaylaştırıcı olduğu halde, ülkemize giriş yolunu bilemeyeceğimiz ve "GDO'lu soya yetiştiren bir ülke aracılığı ile ithal" bir soyadan da üretilebilen; zaten (örneğin:) ithal edilmiş bir kuvertür sayesinde çocuğumuzun yaşgünü pastasına çikolata kreması kılığında da eklenebilen... asla takip edemediğimiz bir ürün olması münasebetiyle, endişemiz pek sahici, pek yerinde.Bakın bakalım, içinde nbş (nişasta bazlı şeker,) mısır şurubu, glikoz şurubu ya da soya lesitini olan bir şeyleri yemeden, içmeden 30 gün geçirebilecek misiniz? Bakın bakalım, yediklerinizin arkasını okurken daha başka neler bulacaksınız içerik listelerinde. Bakın bakalım ne olduğunu anlamadığınız içerikleri sorguladığınızda ne cevaplar alacaksınız "tüketici memnuniyeti temsilcileri"nden.Bakın, deneyin. 30 gün, dile kolay, GDO ihtimalinden uzak beslenmek mümkün mü, henüz GDO'lu tarıma yasal olarak "evet" bile dememiş memleketimizde, deneyin.Adınızı ve niyetinizi yorum olarak ekleyin lütfen, tecrübelerinizi de..
Gönderen Defne Koryurek zaman: 19:19 9 yorum
http://fikirsahibidamaklar.blogspot.com/

11 Ağustos 2009 Salı

BELALI DÜZİNE KOK






http://www.google.com/imgres?imgurl=http://www.mindfully.org/Pesticide/DDT-Household-Pests-USDA-Mar47a.GIF&imgrefurl=http://www.mindfully.org/Pesticide/DDT-Household-Pests-USDA-Mar47.htm&h=580&w=367&sz=14&tbnid=pM_BR5IH0sckSM:&tbnh=134&tbnw=85&prev=/images%3Fq%3Dddt%2Bpicture&usg=__W9lFLqpnIYb49BQWNkJRnXMhNG0=&ei=_y-BSsLKN4L7_Abq3fyxCw&sa=X&oi=image_result&resnum=1&ct=image

Bugün biraz KOK konusuna göz atalım.Kalıcı Organik Kirleticiler.Gerçi ben organikleri kirleten kalıcı zehirler demeyi tercih ederim çünkü konuya uzak olanları yanıltacak bir isim sanki...
Yıl 1947 ve böceklere karşı harika bir ilaç olarak tanıtılan DDT her yerde!Yukarıda Amerika'da yayınlanmış bir reklam ve bağlantısını veriyorum.Bol bol bu zararsız yeni teknolojik mucizenin kullanılmasını istiyor ABD hükümet yetkilileri!DDT...
Konumuz dünya insanoğluna nasıl dar edilir!!!

PDA olarak,ne yazık ki sadece tohumu korumakla bitmiyor işimiz.Manifestomuzda yer alan doğal yöntemleri kullanabilmemiz için sağlıklı ve temiz bir toprağa ve doğaya ihtiyacımız var herzaman.Ne yazık ki terminatör teknolojiler kalıcı zararlar veriyorlar ve bunlarla ilgili yapılan çalışmalara bakmadan önce KOK nedir,hangi kimyasalları içerir bir bakalım.

Kalıcı Organik Kirleticiler

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından belirlenen 12 Kalıcı Organik Kirleticiler (KOK) şunlardır:
Dioksinler ve Furanlar :
Klorlu bileşiklerin yakılması ve üretilmesi sırasında istenmeden ortaya çıkan yan ürünlerdir. En önemli dioksin kaynakları PVC ürünlerinin veya atıklarının yanması, PVC ve diğer klorlu organik bileşik ürünlerinin üretilmesi ve atıklarının atık yakma tesislerinde yakılmasıdır.

Poliklorlu Bifeniller (PCBS) :
Elektrikli cihazların yalıtımı amacıyla kullanılmışlardır. Rusya dışında her yerde üretimleri yasaklanmıştır. Ancak bugüne kadar üretilmiş olan miktarın üçte birinin çevreye yayıldığı tahmin edilmektedir. Geri kalan ise halen kullanımda veya atık stoklarında çevreye yayılma tehlikesi oluşturmaktadır. PCBler aynı zamanda atık yakılması ve PVC üretimi gibi organoklor üretimleri sırasında istenmeyen yan ürünler olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Heksakloronbenzen (HCB) :
Tarımda tohumlar için fungisit (bir tür tarım ilacı) olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda klorlu solvent ve PVC gibi organoklorlu madde üretimleri sırasında istenmeden ortaya çıkan yan ürünlerdendir. Atık yakma tesislerinin uçucu külleri ve baca gazı kirlilik kontrol sistemlerinde, klor-alkali tesislerinin ve klorlu ahşap koruyucusu üreten tesislerin atıklarında rastlanan yan ürünlerdir.

Organoklorlu Pestisitler (Klorlu Tarım İlaçları) :
UNEP tarafından tespit edilmiş 8 pestisit bulunmaktadır: aldrin, dieldrin, endrin, DDT, klordane, mireks, toksafen ve heptaklor. Hemen hepsi olmasada büyük bir çoğunluğunun üretimi ve kullanımı bütün dünyada yasaklanmış veya kısıtlama altına alınmıştır. Gene de DDT’nin halen bazı üçüncü dünya ülkelerinde sinek öldürücü olarak kullanıldığı bilinmektedir.



Şimdide 2005 te imzalanan bildirgeye bir göz atalım dilerseniz.
Kalıcı Organik Kirleticiler Bildirgesi
24.12.2005
Giriş: Bu bildirge, çevre ve insan sağlığı üzerinde çok olumsuz etkilere sahip kimyasal maddeler olan Kalıcı Organik Kirleticiler hakkında kamuoyunu uyarmayı, sorunun çözümü için geliştirilen önerileri paylaşmayı ve kamu kesiminden, üniversitelere, meslek odalarına ve sivil toplum kuruluşlarına kadar konuyla ilgili tüm tarafları üzerlerine düşen görevleri yapmaya çağırmayı amaçlamaktadır. Bildirge, Çevre İçin Hekimler Derneği tarafından, Bumerang Çevre İnsiyatifi’nin ve Uluslararası Kalıcı Organik Kirleticiler Eliminasyon Ağı’nın (IPEN) katkıları ve Bölgesel Çevre Merkezi REC Türkiye’nin desteğiyle 2005 yılında yürütülen Kalıcı Organik Kirleticiler Toplumsal Farkındalık Projesi kapsamında 24 Aralık 2005 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Kalıcı Organik Kirleticiler ve Sağlık Sempozyumu sürecinde hazırlanmış ve sempozyum sırasında ilan edilmiştir.


Kalıcı Organik Kirleticiler Sorununun Temelleri:
Kalıcı Organik Kirleticiler (KOK’lar), ileri derecede dirençli olmaları nedeniyle çevreye bulaştığında ortamda uzun süre kalan, besin zincirinde aktarılarak biyolojik birikime uğrayan, bu yolla insan sağlığı ve çevre üzerinde zararlı etkilere yol açan kimyasal bileşiklerdir.
Kalıcı Organik Kirleticiler hava akımları yoluyla dünya çapında uzun mesafeler boyunca yayılabilmeleri ve besin zincirine girerek hayvan ve insan dokularında birikebilmeleri nedeniyle küresel düzeyde bir çevre ve sağlık sorunu oluşturmaktadırlar.
Kalıcı Organik Kirleticiler, tarım ve diğer alanlarda zararlı böcek, ot ve mantarların yokedilmesi için pestisit olarak kullanılan kimyasalların büyük bölümünü oluşturmakta; başta PVC, plastik ve diğer klor kullanılan prosesler olmak üzere endüstriyel üretimde kullanılmakta ya da atık olarak açığa çıkmakta; ayrıca Dioksinler ve Furanlar gibi KOK’lar atıkların yakılarak yokedilmesi işlemleri sonucu çevreye yayılmaktadır.
Kalıcı Organik Kirleticiler çevreden ve besinler yoluyla insan vücuduna alınır, yağ dokusunda birikir ve insan yaşamı boyunca organizmada kalarak başta hormonal bozukluklar, bağışıklık sistemi bozuklukları, üreme bozuklukları ve kanser olmak üzere çok sayıda sağlık sorununa yol açarlar.


Kalıcı Organik Kirleticiler anne sütünden bebeğe ve plasenta yoluyla fetusa da geçerek vücutta birikmeye ve etkisini göstermeye çok erken yaşlarda başlarlar.
Çevre ve insan sağlığı üzerine zararlı etkileri anlaşılan ilk KOK’lar arasında yer alan DDT ve daha yeni kuşak pek çok kimyasalın kullanımı yasaklanmış ya da çevreye salınımları, kullanımları ve depolanmaları üzerine kısıtlamalar getirilmiştir.


Uluslararası çevre yönetiminin en önemli konularından biri olarak görülen Kalıcı Organik Kirleticiler sorununun çözülmesi için 22 Mayıs 2001’de kabul edilmiş olan Stokholm Konvansiyonu, 17 Mayıs 2004’de yürürlüğe girmiştir. 151 ülke tarafından imzalanan ve 114 ülke tarafından onaylanmış bulunan Stokholm Konvansiyonu, Türkiye tarafından da imzalanmış olup henüz TBMM tarafından onaylanmadığı için yürürlüğe girmemiştir.
Stokholm Konvansiyonu, en zararlı 12 Kalıcı Organik Kirletici maddenin
* üretimini ve kullanımını yasaklamayı ya da katı bir şekilde denetlemeyi ve atıkların bertarafını düzenlemeyi amaçlamaktadır. Bu, sözleşmeye taraf olan ülkelerin bu maddeleri üretmemesi, kullanmaması ve satmaması; aynı zamanda, mevcut stoklarını da mümkün olan en uygun yöntemlerle ve yeni kalıcı organik kirleticiler yaratmayacak şekilde yok etmeleri anlamına gelmektedir.

Çözüm Önerileri:


I- Halk Sağlığı
Kalıcı Organik Kirleticilerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi için risk gruplarının belirlenmesi ve korunmasına öncelik verilmelidir.
Hastalık yükü çalışmalarında Kalıcı Organik Kirleticilerin etkileri de göz önüne alınmalıdır.
Çevre sağlığıyla ilgili hazırlanmakta olan eylem planlarında Kalıcı Organik Kirleticilerin çevre ve sağlık üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alınmalı, hazırlanacak tüm eylem planlarında risk değerlendirmesi yapılmalıdır.
Çevre sağlığı alanında saha denetiminden sorumlu personel Kalıcı Organik Kirleticilerin yerinde ölçümü ile ilgili yeterli bilgi ve donanıma sahip kılınmalı; bu maddeler özellikle kapalı ortam havasının değerlendirildiği kirlilik ölçümlerinde göz önüne alınmalıdır.
Kalıcı Organik Kirleticiler gıdalar yoluyla insan vücuduna alınabildiği için, bu maddelerle bulaşmış olabilecek besinler ve ilaçların halk sağlığı üzerinde yaratacağı riskler kontrol edilmeli, halk konuyla ilgili bilgilendirilmelidir.
Kalıcı Organik Kirleticilerin insan sağlığı üzerindeki etkileriyle ilgili her türlü değerlendirme ve düzenlemede ana sorumlu Sağlık Bakanlığı olmalıdır. Çevre ve insan sağlığı konusunda, sağlık yetkililerinin ve halk sağlığı gibi ilgili alan uzmanlarının görüşlerine ağırlık verilmelidir.
Pestisit uygulamalarında uygulama yapılan alanlar uyarı şeritleriyle çevrilerek ikinci giriş zamanı belirtilmelidir. Belediyelerin kent ilaçlamasıyla ilgili uygulamalarda Tıp Fakülteleri Halk Sağlığı Anabilim Dalları ve Çevre Mühendisliği bölümlerinden danışmanlık almaları özendirilmelidir.
Pestisitler bir takım istenmeyen canlılarla mücadelede ilk seçenek olarak kabul edilmemeli, çevreye zararsız biyolojik mücadele yöntemlerine öncelik verilmelidir.

II- Hukuksal Düzenlemeler
Türkiye tarafından 23 Mayıs 2001 tarihinde imzalanan Stokholm Konvansiyonu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından en kısa zamanda onaylanmalı ve yürürlüğe konulmalıdır.
Çevre sağlığı alanında karar verici konumda bulunan politikacılar, ilgili bürokratlar ve bilim insanları, Kalıcı Organik Kirleticilerin azaltılması ve toplumun bu maddelerden kaynaklanan zararlı etkilerden korunması için üzerlerine düşen görevi yerine getirmelidirler.
Türkiye, Kalıcı Organik Kirleticiler konusunda plan, proje ve programlar üreterek ilgili hukuksal mekanizmaları geliştirmeli, ilgili mevzuat gözden geçirilmeli ve yeniden düzenlenmelidir.
Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan Beş Yıllık Kalkınma Planlarında Kalıcı Organik Kirleticilerin azaltılması hususuna da yer verilmelidir.
Kalıcı Organik Kirleticilerin uluslararası ithalat ve ihracatı ile ülkeye giriş ve çıkışları kontrol altına alınmalıdır. Bu amaçla tankerlerin sızdırma olasılığı nedeniyle girişte ve çıkışta tartılması gibi denetim mekanizmaları kurulmalıdır.

III- Atık Yakma Konusu
İnsan sağlığına zararlı etkileri en iyi bilinen Kalıcı Organik Kirleticiler arasında bulunan Dioksin ve Furanların en önemli kaynaklarından biri atık yakma tesisleri ve teknolojisidir ve bu maddeler Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC) tarafından kesin kanserojen olarak sınıflanandırılmaktadır. Bu nedenle atıkların bertarafı ve zararsızlaştırılması amacıyla kullanılan her türlü yakma yöntemi terkedilmelidir.
Bütün yakma proseslerinde dioksin üretimine neden olacak tekniklerin kullanılması yasaklanmalıdır.
Ülkemizde yeni atık yakma tesisleri kurulmamalı ve bu yöntem bir atık yönetimi politikası olarak benimsenmemelidir.
Atık kontrolunda öncelik, tehlikeli atıkların çevreyi kirletmesine neden olan üretimlerin önlenmesine ve gerekli yerlerde atık üretimini en aza indirecek temiz üretim teknolojilerine verilmelidir.

IV- Zararsızlaştırma:
Stokholm Konvasiyonuyla yasaklanmış bulunan 12 Kalıcı Organik Kirletici başta olmak üzere, denetim altına alınması öngörülen maddelerin envanteri çıkarılmalı ve stokları çevreye zarar vermeyecek ve yeni kalıcı organik kirleticiler üretmeyecek uygun teknolojiler kullanılarak ortadan kaldırılmalıdır.

Sonuç:
Türkiye’de çevre sağlığı standartlarını doğayla en uyumlu ve insan sağlığına yönelik en az risk oluşturan düzeyde gerçekleştirmek, tüm politikaların belirlenmesinde en önemli hedef olmalıdır. Bu bildirgeyi hazırlayanlar, bildirgede yer verilen konularda kamuoyunun farkındalığının geliştirilmesi ve korunması ile gerekli idari ve hukuki önlemlerin alınması konusunda izleme ve uyarma sorumluluğu taşıdıklarını duyururlar.

Çevre İçin Hekimler Derneği
Türk Tabipleri Birliği
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
Bumerang
Greenpeace Akdeniz Ofisi
Prof. Dr. Çağatay Güler (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı)
Prof. Dr. İlhan Talınlı (İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi)
Prof. Dr. Ali Osman Karababa (Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)
Prof. Dr. Murat Tuncer (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematolojisi Bilim Dalı Öğretim Üyesi)
Yrd. Doç. Dr. Nadi Bakırcı (Marmara Üniveristesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)
Uz. Dr. Günay Can (Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)
Dr. Hülya Gül (İstanbul Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)
Dr. Ümit Şahin (Halk Sağlığı Uzmanı, Çevre İçin Hekimler Derneği Başkanı)
Dr. Seval Alkoy (Halk Sağlığı Uzmanı, Çevre İçin Hekimler Derneği Genel Sekreteri)
Dr. Murat Aral (Sağlık Bakanlığı Bakırköy Kanser Tarama ve Eğitim Merkezi)
Teoman Dikerler (TMMOB Çevre Mühendisleri Odası)
Gözde Baykara (Bumerang Çevre İnsiyatifi)
Banu Dökmecibaşı (Greenpeace Akdeniz)




Yukarıdaki bağlantıdan ise sözleşmeyi tüm detayları ile bulabilirsiniz.
Şimdilik bu kadar.

Sevgiyle kalın

Yeşim Güriş

10 Ağustos 2009 Pazartesi

GALERİ SİNEKLERİ





Sinek küçüktür ama mide bulandırır.Bu da yaprak sarartan cinsinden!Galeri sinekleri...Aslında beyaz üçgen mini mini halleri bana sevimli bile geliyor ama domateslerime virüs bulaştıracakları endişesi onlardan kurtulma planları yapmam için yetiyor da artıyor bile.Geçen sene sarı tuzaklarıma pek rağbet etmemişlerdi!Bakalım bu sene ne olacak!

Biraz ansiklopedik bilgi araya sıkıştırmakta fayda var.

YAPRAK GALERİ SİNEĞİ (Liriomyza trifolii, L.huidobrensis, L. Byroniae)

Tanımı ve Yaşayışı : Erginleri 1-2 mm. Boyunda gri – siyah renktedir. Larvaları en fazla 3 mm. Boyunda beyaz- sarı renkte ve şeffaftır. Erginleri bitkinin tüm yapraklarında larvaları galeri içinde bulunur. Sera koşullarında bütün mevsim boyunca yazın yabancı otlar ve sebzeler üzerinde görülür.

Zarar Şekli : Dişiler yapraklardan küçük yaralar açar , buradan özsu ile beslenir. Ve hücre bozulmasına neden olurlar. Bu besleme delikleri sarararak küçük lekeler meydana getirir. Larvalar yaprakların iki zarı arasında kalan etli doku ile beslenir ve galeri oluştururlar. Daha sonra zarar görmüş bölgeler sasarıp kurur ve yapraklar dökülür. Genç bitki ve fidelerde gelişmeyi geciktirir. Kalite ve verim kaybına neden olur.

Mücadele Yöntemleri :
Kültürel Önlemler : Yabancı otlar ile mücadele yapılmalı, bulaşık bitki artıkları imha edilmeli ve bulaşık fide kullanılmamalı , Toprak 10 cm. derinliğinde sürülerek topraktaki pupalar yok edilmelidir.

Biyo teknik Mücadele : Fide dikimi ile ilgili ilk ergin uçuşunu belirlemek üzere dekara 1 adet sarı yapışkan tuzak yerleştirilir. İlk ergin uçuşu belirlendikten sonra 3 m aralıklarla çapraz olarak dekara 116 adet tuzak asılır.

Benim balkon kaç dekar acaba :)))

Sevgiyle kalın

Yeşim Güriş

9 Ağustos 2009 Pazar

SERDAR TURGUT VE SİGARA

Sigara,yasaklar ve yemek kültürü üzerine Serdar Turgut'un yazısından bir bölüm paylaşmak istedim.

Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş


Ben de merak ettim, sigara yasağı başladıktan sonra New York'un gece yaşamında neler olmuş diye rakamları inceledim. Gördüm ki sigara yasağı geldikten sonra şehrin bar ve restoranları kapanmak yerine işlerini artırmışlar bile. Yani AKP şehir efsanesinde anlatıldığı gibi bir niyet taşıyorsa onlara kötü bir haberim olacak. Getirilen yasak, bar ile restoranların işlerini ve sayılarını orta vadede artırmaya yol açabilir.
Sigara yasağı başlamadan önce ele alınan dönemde şehrin bar ve restoranlarında 17 milyon 300 bin dolar harcanırken yasak başladıktan sonra denk gelen aynı dönemde harcanan para miktarı 1 milyon 400 bin dolar daha artmış. Yani 18 milyon 700 bin dolar olmuş.Yasak başladıktan sonra bar ve restoran sektöründe çalışan personel sayısı hiç düşmemiş. Aksine 10 bin 600 kişi artmış.Yasak öncesinde baz alınan dönemde verilen içki lisansı sayısı bin 361 (1361) olurken yasak sonrasında denk gelen aynı dönemde verilen içki lisansı sayısı bin 416 (1416) olmuş.Yani gördüğünüz gibi dünyanın en canlı ve en önemli yeme-içmek kültürüne ve restoran-bar geleneğine sahip olan şehrinde sigara yasağı işlerin azalmasına katiyen yol açmamış. Tersine işler daha da artmış.YAPILMASI GEREKENTabii bunun olabilmesi için sektörün de yapması gereken işler var. 'Yemek kültürü' üzerinde iyice çalışılması gerekiyor. Kaliteli yemeğin kaliteli ortamlarda yenilmesinin önemi, o ortamlarda sigara içmenin değil, kaliteli yemek yemenin ve kaliteli içmenin insanı nasıl daha fazla mutlu edebileceği insanlara yoğun olarak anlatılacak. Anlatılacak ki; yeni kültür bir an önce otursun yerine.New York bunu yaptı. New York Times gazetesinin haftalık yemek ekiyle, yayın hayatına atılan onlarca yemek ve içki kültürü dergisiyle, sadece yeme-içmeye adanmış televizyon kanallarıyla (Food Channel, ki bunun bir bölümü bizde DIGITURK'te Home kanalında (17'nci kanal) görülebiliyor.) Hemen her ayrı televizyon kanalında bir televizyon şefi yaratılarak ve ona her gün ekranda yemek pişirterek, New York'ta yemek yemenin çok önemli olduğu bilincini yarattılar. Şefler bir rock starı gibi meşhur oldular. Onların dedikoduları yayıldı. İyi bir restoranda kimin hangi masada oturduğuna bakılarak sosyal hiyerarşiler hakkında, kim 'In' kim 'Out' spekülasyonları yapıldı. Sonunda yemeğe çıkmak, güzel yemek yemek ve etrafı izlemek, spor programı izlemek kadar heyecanlı hale geldi.İstanbul'da da artık kapalı alanlarda duman yok. Yani yemek kültürünün oluşup fışkırması için elverişli temiz ortam var. Bu aşamada benim Mr.. GURME döneminden tanıdığım gurme arkadaşlarıma büyük iş düşüyor. İstanbul'da yaşayıp çalışan star şeflerimiz de var. (Carlo Bernardini mesela...), dernekler var. Bu iş üstlenilip, yemek kültürünün önemi daha yaygın olarak anlatılmalı. Gazeteciler nerede ne yediklerini yazmaya utanmak yerine bunu özellikle yapmalılar. Modern bir gazetede yemek yazarının mutlaka olması lazım. Bu, bugün Türkiye açısından her zamankinden çok daha önemli.'İstanbul' diyerek vurguyu bilerek yaptım. Elbette Türkiye'nin geri kalanını unutmuyorum ama bu tür yasakların modern yaşama etkilerini Amerika'da da Virginia eyaletinin bir kasabasına bakarak değil, New York'a, o da sadece Manhattan'a bakarak anlayabilirsiniz. Türkiye'de de Afyon'un bir köyünde, meydandaki kahvede olanlara değil, İstanbul'un gece yaşamına etkisine bakacağız. Şehrin gurmeleri, gece gezenleri, dernekleri el birliğiyle bu işi çözebilir. Hem de önümüzde New York gibi muhteşem bir örnek de var. Son bir haberim olacak; New York, Amerika içi turistlerin en fazla rağbet ettikleri şehir olarak tekrar belirlenmiş. Bunda da yeme-içme kültürünün etkisi tartışılmazdır. Sigara yasağından sonra İstanbul da böyle bir proje olarak ele alınmalıdır.***Yemek kültürü bu şekilde patlar ve işler artarken, aynı zamanda ne olmuş biliyor musunuz?Sigara yasağı başladıktan sonra şehirde erken ölümlerin sayısı yüzde 20 azalmış.Ergenlik çağındaki nüfusta ölüm oranında düşüş yüzde 52 olmuş.Yasak öncesinde her dört gençten bir tanesi sigara içerken, yasak sonrasında her 12 gençten bir tanesi sigara içmeye başlamış.Özetle; şehrin bar ve restoran sektörü bir darbe yemedi ve daha sağlıklı bir nüfusa ulaşıldı. Biz de de aynı sonuca varılacak, buna inanıyorum. Biraz bilinçli gayret göstermemiz gerekecek sadece.
http://www.aksam.com.tr/2009/07/31/yazar/13610/serdar_turgut/sigara_yasagi.html

5 Ağustos 2009 Çarşamba

TARIM BAKANLIĞI GDO'YA KARŞI MI?

En azından elimizde basılı bir belge oldu!Aynası iş olduğuna göre bakacağız söyledikleri ile yaptıkları ne kadar birbirini tutacak!

Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş

http://www.evrensel.net/arsiv.php?txt_arsiv_tarihi=20090805


04/08/2009

Tarım Bakanlığı ‘GDO’ya biz de karşıyız’ dedi!



Tarım Bakanlığı Müsteşarı Vedat Mirmahmutoğlu, GDO’ya karşı olduklarını belirterek, Türkiye’ye tohum olarak sokulmalarına ve ekilmelerini istemediklerini açıkladı. Tarım Bakanlığı Müsteşarı Vedat Mirmahmutoğlu, GDO’ya karşı olduklarını belirterek, Türkiye’ye tohum olarak sokulmalarına ve ekilmelerini istemediklerini açıkladı. Önceki akşam (1 Ağustos) SKY Türk’te yayınlanan “Aykırı Sorular” programına ZMO Başkanı Gökhan Günaydın’la birlikte konuk olan Mirmahmutoğlu, Türkiye Tarımı üzerine ilginç açıklamalarda bulundu. Programın GDO ve Biyogüvenlik Yasası ile ilgili bölümünde müsteşar, GDO’ya karşı olduklarını, Türkiye’ye tohum olarak sokulmalarına ve ekilmelerini istemediklerini belirtti. Ayrıca Cemil Çiçek’in bir kaç hafta evvel verdiği beyanatta GDO’ların önünü açacak bir Biyogüvenlik Yasası’nın çıkarılacağı söyleminin, kendisine yanlış bilgilendirilmede bulunulmuş olduğundan kaynaklandığını aslında böyle bir şeyin söz konusu olmadığını ifade etti. Biyogüvenlik Yasa Tasarı Taslağı üzerinde çalışmalar devam ettiği için bunu henüz kamuoyu ve sivil örgütlerle paylaşmadıklarını ama bir süre sonra paylaşacakl+k” çıkartacaklarını ve şu anda bu yönetmeliğin hazırlanmakta olduğunu bildirdi.GDO’ya karşı olan çevreler Mirmahmutoğlu’nun açıklamalarının samimi olması beklentisini taşıyor. Zira bakanlığın GDO’lara karşı olduğu doğru ise ve söylediklerinin arkasında durulursa bu önemli bir gelişme. (İstanbul/EVRENSEL)

3G MONSANTO ROUND UP WHAT'S UP YANKEE!!!

Ne türlü teknoloji olursa olsun eğer bizi hasta edecek ve öldürecek ise nasıl kabul edebilirim!Bu ister baz istasyon sayılarını kat be kat arttıracak 3G olsun ister Monsanto'nun Round up'ı!Reklamda sen de merak etmiyor musun diyor ya evet merak ediyorum bana ne zarar verecek bu ''hiper yüksek mi yüksek teknoloji''Çok merak ediyorum!!!
GDO'ların ne kadar tehlikeli olduğuna dair son bir örnek daha...PDA olarak GDO karşıtı tutumumuzda ne kadar haklı olduğumuzu gösteren bu çeviri GDO'ya Hayır Platformuna biraz önce geldi,ben de paylaşmak istedim.Doğanın döngüsünü bencilce bozanlar umarım açgözlülüğün ve para kazanma hırsının nelere mal olacağını çok geç olmadan anlarlar.Saçımızı başımızı yolmadan tarladaki yabani otları tek tek yolacak vakit hala varken!Tarih,tarih olmadan,iyi ve doğru birşeyler yapabilme umudu ile...
Amaranthus Albus nam-ı diğer bizim Horoz ibiği.Sen Monsanto'dan çok önce de vardın,sonra da olacaksın ama biz???Olmak yada olmamak işte bütün mesele bu...Sen çok yaşa emi!

Sevgiyle kalın
Yeşim Güriş

http://mariereveuse.over-blog.com/article-34168782.html

Çeviren: Zeynep Bilgi Bulus

24 Temmuz 2009

Horozibiği, hiç de hoş ot değil... en azından MONSANTO için...

Amerika Birleşik Devletleri'nde, 5000 hektar transgenik soya ekimalanı üreticiler tarafından terkedilmek zorunda kaldı ve 50 bin hektardaha ciddi tehdit altında. Bu panik, Dünyanın en büyük yağmacısı olarak bilinen Monsanto devine karşı durmaya karar veren bir "yabaniot"tan kaynaklanıyor. Küstah, mutasyona uğramış bu bitki hızla yayılarak, "hiçbir yabani bitkinin direnemediği", glifosfat bazlıtotal herbisit Roundup'a meydan okuyor.Doğa tekrar üste geldiğinde2004 yılında Georgia eyaletinde Atlanta'ya yaklaşık 130 km mesafede Macon şehrinde bir çiftçi, soya alanında bazı horozibik sürgünlerinin,tarlasını ıslattığı Roundup'a direndiklerini farketti.Bu yayılmacı yabani otun kurbanı alanlar, "hiçbir yabani otun direnemediği" Roundup'a dirençlilik geni almış Roundup Ready tohumlarıile ekilmişti.O günden bugüne, durum ağırlaştı ve olay diğer eyaletlere de -Güney veKuzey Caroline, Arkansas, Tennesee ve Missouri- yayıldı. Dorset'teWinfrith'de yerleşik bir İngiliz örgütünden (Centre for Ecology andHydrology) bilim adamlarına göre, GDO bitki ve bazı istenmeyen otlar(horozibiği gibi) arasında gen alışverişi gerçekleşmişti. Bu saptama,genetiği değiştirilmiş bir bitki ile değiştirilmemiş bir bitki arasında melezlemenin "imkansız" olduğunu ısrarla iddia eden GDO savunucularının kesin ve iyimser iddialarının tersini söylüyor.
Tarımsal sorunlar konusunda uzman İngiliz genetik bilimci Brian Johnson'e göre: "Milyonlarca olasılık içinde tek bir çaprazlamanın başarılı olması yeterli. Bu gerçekleştiği anda, yeni bitki çok büyük bir seçilim avantajına sahip olur ve hızla çoğalır. Alanda kullanılan glifosfat ve amonyum bazlı güçlü herbisit, otlar üzerinde ağır baskı uygulamış, bu da uyum hızını artırmıştır." Böylece, herbisitlere dirençlilik geni, içinde bulunduğu ve korumakla yükümlü bir tohumdan,horozibiğine geçerek, artık yok etmesi imkansız bir melez bitkinin doğumuna neden olmuş gibi görülüyor.Tek çözüm, eskiden yaptığımız gibi yabani otları elle yolmak, ancak alanların genişliği düşünülürse bu her zaman mümkün değil. Ayrıca,derin köklü olan bu otları yolmak hayli zor ve işte 5000 hektar alan öylece tümüyle terk edildi.


Daha da derinine inmek isteyenler için okunacak o kadar çok şey var ki!
http://www.france24.com/en/20090418-superweed-explosion-threatens-monsanto-heartlands-genetically-modified-US-crops

http://www.independent.co.uk/news/stop-gm-foods-monsanto-admits-superweed-danger-1089442.html

http://farmwars.info/?p=551

3 Ağustos 2009 Pazartesi

KONYA MUZ VE OKSİMORON

Konya'nın kuraklığı ve step iklimi malum.Kar yağdı mı günlerce yağar.Sıcaklık sıfırın altına defalarca düşer...
Haberi okuyunca hele bir de bunun altından da Konya Şeker çıkınca paylaşmadan edemedim!Bu arada tebrikler nihayet holding olmayı da becermişler!http://www.haberturk.com/ekonomi/haber/162111-redirect.aspx
Canım Akdeniz'in bağrından mis kokulu Anamur muzlarını söküp atın yerine günü 5 Euro'ya bile satamadığınız ''all inclusive hotel'' adı altında beton canavarlarını dikin,şimdi de Konya'nın ayazında marifetmiş gibi Bodur Muz yetiştiriyoruz serada diye sırıtın!!! Haberi okur okumaz aklıma gelen onlarca şeyin arasından en kibarını sizlerle paylaşayım!Bizim Nasreddin Hocanın alacaklı yün fıkrası malumunuzdur....
Hoca pencereden sokağı seyr ederken uzun müddettir borcunu ödeyemediği alacaklısının karşıdan söktüğünü görüp haremine:
"Kuzum Hanım! Haydi, şu herife, sana söylediğim veçhile kapı arkasından cevab ver de belki bir uzun müddet ta'cîzinden kurtuluruz." demişse de yine duramayup ne konuştuklarını dinlemek üzere arkasından kendisi de gider.
Alacaklı kapıyı çalar. Kadın kapıyı aralık edüp arkasından ne istediğini sorar.
Alacaklı:
"Hanım! Zann ederim ki artık şimdiye kadar sesimden benim kim olduğum anlaşılmıştır. Bu yüzüncü gelişime sebeb de yine şu alacak mes'elesidir. Artık iş 'aybı da geçti. Sen onu bana çağır; bir iki çift sözüm var." diye katı katı söylemesine mukaabil kadın, kemâl-i rıfkla:
"Efendim! Efendi burada değil. Ma'mâfîh her ne söyleyecekseniz bana söyleyebilirsiniz. Şikâyetinizde de tamâmiyle haklısınız. Hattâ bugüne söz veren de bendenizim. Fakat ma'atte'essüf hazırlayamadık, amma yavaş yavaş tedârük etmeğe çalışacağız. Efendi, kapunun önüne bir sıra çalı dikecek. Köyün sürüleri dâ'imâ kapumuzun önünden geçer. Onlar süründükçe bir hayli yün hâsıl olur. Onları alup eğireceğiz, bükeceğiz, iplik yapup satacağız. Parasıyla da borcumuzu ödeyeceğiz. Biz kimseciklerin hakkını yemeyiz." diyince herif, parasının tahsîli kaabil olamayacağını anlamakla berâber şu sûret-i tesviyye hoşuna gitmiş olmalı ki ihtiyârsız gülmeğe başlamış.
Hoca, suratsız alacaklısının güler yüzünü görünce dayanamayup kadının arkasından başını uzatarak alacaklıya hitaben:
"Gidi köftehor! işini sağlam kazığa bağladın da şimdi keyfinden kis kis gülersin ha!..." demiştir.

Bedava Akdeniz güneşi varken seraları ısıtmak için harcanan enerjiye günah yahu.Konyalı çiftçiyi daha da fakirleştirme ve kanolaya mahkum etme stratejisinin bir basamağına daha şahit oluyoruz!O ithal ağaçların GDO'lu olma ihtimali ise tüylerimi diken diken ediyor!Son cümle ise bunun en güzel kanıtı.
''Çiftçinin akaryakıta bağımlılığını ortadan kaldırabilecek kanola konusundaki Ar-Ge projesinde de önemli mesafe aldığını belirten Konuk, “Çiftçimizi AB’ye entegre etmek ve alternatif ürünleri üreticiye sunmak için çalışıyoruz” dedi.''

Bu bir oksimoron değilse başka nedir siz söyleyin! Hürriyet haberi kısaca verirken Zaman ise bol detay döktürmüş...

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/12199652.asp?gid=229

GERÇEKTEN neyi araştırıyor ve geliştiriyor bazı Ar-Geci insanlar merak ediyorum!Kime hizmet ediyorlar?
Sevgiyle kalın.
Yeşim Güriş


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=875970&title=konyada-muz-yetistirildi
Pankobirlik Genel Başkanı ve bünyesinde Konya Şeker Fabrikası, Çumra Şeker Fabrikası, Şeker Süt gibi kuruluşların yer aldığı Anadolu Birlik Holding Yönetim Kurulu Başkanı Recep Konuk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bir çiftçi kuruluşu olan Konya Şeker'in bugüne kadar yaptığı başarılı çalışmalarla Türk çiftçisinin gerçek gücünü ortaya koyduğunu vurguladı.
Konya Şeker'in elde ettiği başarıların ardından 2004 yılında, Türkiye'nin en modern ve en yüksek şeker üretim kapasitesine sahip Çumra Şeker Fabrikası ve Entegre Tesisleri'ni inşa ettiğini ifade eden Konuk, çiftçinin akaryakıta olan bağımlılığını tamamen ortadan kaldırabilecek kanola konusundaki Ar-Ge çalışmasıyla da önemli bir mesafe aldığını belirtti.
Türkiye'de ilk sıvı şekeri üretmeyi başaran Konya Şeker'in, ''torku'' markasıyla bir yandan şeker ve çikolata üretimine başlarken bir yandan da çiftçiyi AB'ye entegre etmek ve alternatif ürünleri üreticiye sunmak için çalışmalarını sürdürdüğünün altını çizen Konuk, şunları kaydetti:
''Çumra Şeker Fabrikasında, tam da kış döneminde çalışan fabrikada ürettiğimiz ve yeniden kullanabilmek için soğutmak zorunda olduğumuz yüksek ısıdaki suyu, entegre tesis içindeki seralara vererek, çok çeşitli ürünlerin Konya şartlarında denenmesi ve bu şartlara adapte edilmesi için çalışma yapıyoruz. Son derece gelişmiş laboratuvarlardaki kendi uzmanlarımızın yaptığı çalışmalar sonucunda, pek çok yeni ürünü Konya Ovası'ndaki çiftçiye sunmaya hazırlanıyoruz. Bunlardan biri de Konya Ovası'nda muz yetiştirme projesiydi. Fabrikalarımızın asıl sahibi ve ortağı olan çiftçimizin desteğini arkamıza alarak, bu projede beklediğimiz başarıyı bir yıllık çalışma sonunda elde ettik. Çumra Şeker Entegre Tesisleri seralarda bir ilki gerçekleştirerek, bodur muz üretimini başardık.''
-MUZ SALKIMLARININ BÜYÜKLÜĞÜ, İNSAN BOYUNU GEÇİYOR-
Pankobirlik Genel Başkanı Recep Konuk, burada yüksek verim alınarak yetiştirilen muzun tadının Anamur muzunu aratmadığını belirterek, ''Türk insanının doğru yönlendirildiğinde imkansız gibi görünen her şeyi başarabileceğini, adam boyunu geçen muz salkımlarını yetiştirerek gösterdik. Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün 'çiftçi, milletin efendisidir' sözünün doğruluğunu ve isabetini, pek çok çalışmayla gözler önüne sermenin mutluluğunu yaşıyoruz. Başarılarımız devam edecek'' dedi.
-''BU BAŞARI ÇİFTÇİNİN''-
Konya Ovası'nda muz yetiştirme projesinin bir Ar-Ge (Araştırma-Geliştirme) çalışması olduğunu ifade eden Konuk, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Uzmanların araştırmalarına göre küresel ısınmayla birlikte, sıcak iklim kuşağı güneyden kuzeye doğru kayıyor. Bu durum, bir süre sonra, Akdeniz ikliminde yetişen ürünlerinin Konya'da, Ekvator kuşağında yetişen bitkilerin ise Akdeniz bölgesinde kolaylıkla yetişebileceğini gösteriyor. İklim değişikliğiyle birlikte çiftçiler Hububat Ambarı olan Konya'da rahatlıkla muz da yetiştirebilecektir. Biz bunun örneğini şimdiden gösterdik. Bu başarı yönetim olarak bizden çok, her çalışmamızda sonuna kadar bize destek veren çitçilerimizdir. Onların desteği olmasaydı, ne yüz yıllardır bozkır görünümünde olan Konya Ovası'na 5 milyona yakın fidan dikip bu fidanları ağaç haline getirebilir, ne de ulusal ve uluslararası ödüllere sahip olabilirdik.''

2 Ağustos 2009 Pazar

AKŞAM AKŞAM ARADAKİ 7 FARKI BULUN

Resimde sevgili üyemiz Rasim Karavana'nın dünya tatlısı kızı Deniz'in elinde iki mükemmel pembe görülmekte!İkisi de tam ısırmalık maşallah!



Sabah heyecanla Akşam gazetesini açtım.Bu benim PDA adına basın sözcülüğü yaptığım ilk röportaj.Saatler harcadım eksiksiz ve kusursuz olsun diye.Sonuç hiç beklemediğim kadar hüsran.Bu ikinci tecrübe bir hafta içinde!Acilen çözüm bulmamız lazım.Avniye Hanım yurtdışında ve onca işinin arasında defalarca metni kontrol etti ve bana hep yardım etti.Keza moderatörümüz Nalan Cantav da...Bırakın söylediklerimi fotoğraflarda bile hata var.Oysa muhabire altını çizerek benim balkonumda çekim yaparak pembe domatesi tanımayanlara yanlış bir mesaj vereceğimizi,benimkilerin cherry görünümlü minik pembeler olduklarını söyleyip teklifini geri çevirmiş ve resim adına doğru yerleri işaret etmiştim!Ben öyle dememişim ekin ilk sayfasında benim bızdık üç güzeller saf saf sırıtmıyorlar mı!Daha 7. sayfaya geçmeden elim ayağım titredi doğrusu!


Metinin kesileceğini hepimiz biliyorduk ama o da ne!Benim metin yerine hatalarla dolu ve bize düzeltmemiz için yolladığı muhabirimizin metni yayınlanmış!2006 da çıkmış olan bir yasanın 2011 de yürürlüğe gireceği gibi absürd bir cümleyi bana kurdurtuvermiş!Düzeltmeleri tek tek yapacağıma muhabirimizin bize basılacağını söylediği en son haliyle metnimizi burada yayınlıyorum.
Gerisine siz karar verin!Bir de aman yetişsin diye iki ayağım pabuca girmişti!Yazık çok yazık...Millet pazardan pembe diye minik cherryleri toplayacak!Tüm PDA'dan özür diliyorum.Beceremedim!Basın yine baskın geldi...

YAYINLANMASI GEREKEN DOĞRU METİN


Gökten üç pembe domates düştü, 1500 kişi paylaştı


Üç hediye domatesle başlayan bir hikâyenin sonunda bugün 1500’ü aşkın kişi balkonlarında ve bahçelerinde pembe domates yetiştiriyor, deneyimlerini bloglarında paylaşıyor. Pembe Domates Ağı size de yakın…




Eyüp Tatlıpınar etatlipinar@gmail.com




İçi beyazlaşmış, sert, kokusuz ve tatsızlığından ‘odun’ yiyormuşuz hissi veren laboratuvar domateslerinin pazarları ele geçirmesinden beri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir tür var; pembe domates. 2005 yazında bu türle tanışan Avniye ve Mehmet Tansuğ’un girişimleriyle kurulan Pembe Domates Ağı ‘’PDA’’ sayesinde bugün ‘balkon tarımı’yla pembe domates yetiştiren 1500’ü aşkın kişi bulunuyor Türkiye’nin her köşesinde. PDA’nın basın sözcüsü Yeşim Güriş’ten ilk pembe domates tohumlarının kaynağının rahmetli Hafize Baliç’in Çerkezköy’deki bahçesinde 50 yılı aşkın süredir yetiştirdiği pembelerden olduğunu öğreniyoruz. Belki duymuşsunuzdur, domatesin hikâyesi ilginç. Anavatanı Amerika’dan zaman içinde tüm dünyaya yayılmış ve farklı renklere, biçimlere evrimleşmiş. Sebze mi meyve mi olduğu tartışılırken vaktiyle mahkeme kararıyla sebzelik statüsüne kavuşmuş. Aslında ABD’li tüccarlar o yıllarda (19. yüzyılın sonları) gümrük yasasının meyveye tanıdığı vergi indiriminden yararlanmak için domatesi meyve statüsüne almak istiyorlarmış ama bu yöndeki tüm bilirkişi raporlarına karşın yargıç, “meyve olsaydı yemekten sonra yenirdi” diyerek domatesi sebze ilan etmiş!




İNCE KABUKLU, NARİN, LEZZETLİ… Pembe domatesin Türkiye’ye balkan göçmenleriyle yayıldığını söylüyor Yeşim Hanım. Bugün seyrek de olsa Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yetiştiriliyor. Özellikleriyse şöyle; ince kabuklu, çok narin ve bir o kadar da lezzetli. Bugünün raf ömrü uzatılmış laboratuvar domatesiyle karşılaştırırsak, “günümüzde her şey üretildiği yerde tüketilmediği için pembe domates bu yarışta haksız rekabet sonucu yaya kalmıştır” diyor Yeşim Hanım; “Köylü onu pazara götürene kadar ince kabuğu yırtılır, sulu içeriği dışarı çıkar, bu yüzden ekonomik ömrü kısadır ve bu nedenlerle de artık çiftçiler tarafından satış amaçlı fazla ekilmemektedir. Nesli tükenme tehdidi ile baş başadır. Oysa bir kere doğal pembe domatesten tadan bir kişi bir daha asla evine o konvansiyonel tarım ürünü lezzetsiz şeyleri sokmak istemez! Hem sağlık hem de verdiği keyif açısından pembe domates hiçbir şeyle kıyas bile edilemez.” PDA’nın kurucuları Avniye ve Mehmet Tansuğ çifti 2005 yılında arkadaşlarından, anneleri Hafize Baliç’in yetiştirdiği üç domatesi hediye olarak almışlar ilk kez. Tohumlarını kurutup saklarken bir yıl sonra arkadaşları o tohumlardan balkonda ya da bahçede pembe domates yetiştirebileceklerini söylemiş ve her şey böylece başlamış. Üç domatesten 100’e yakın fide çıkmış ve onun tohumlarını arkadaşlarına dağıtmaya başlamışlar. Bir süre sonra işin püf noktalarını paylaştıkları, yetişen domateslerin neredeyse her gününü aktardıkları web günlüğünü açmışlar. Arkasından da büyük bir ilgiyle karşılaşmışlar ve 100-150 üyeden oluşan Pembe Domates Ağı (PDA) böylece hayata geçmiş.




PEMBE DOMATES’ÇİLERE TİCARET YASAK Bugün üye sayısı 1500’ü aşan ağa katılmak için hazırladıkları manifestoyu kabul etmek şart; buna göre tohumu elde edince temiz toprak ve doğal yöntemlerle yetiştirmek ve tekrar elde edilen tohumları herhangi bir ticari amaca sapmaksızın PDA içinde karşılıksız paylaşmak gerekiyor. Aksi saptandığında üyelik düşürülüyor. Eğer kabul eder ve ağa katılırsanız ilk tohumlarınızı almak için tohum paylaşım zamanını, yani Ocak Şubat aylarını beklemeniz gerekiyor. Peki balkonunuzda pembe domatesi kolayca yetiştirebilir misiniz? “Balkonda doğal pembe domates yetiştirmek bir balkonda yetiştirilebilecek en zor şeydir” diyor Yeşim Hanım, “Ama gerçekten tüm sevginizi katarsanız mümkündür.” Tohumdan domatese geçen 90 gün boyunca karşılaşabileceğiniz her türlü zorluğun üstesinden, web günlüğü pembedomates.blogspot.com sayesinde gelebilirsiniz. “Ben de başarabilirim” diyorsanız üye olmak için de aynı günlükteki ya da www.pembedomates.org adresindeki kısa formu doldurmanız ve manifestoya harfiyen uymayı kabul etmeniz yeterli.






Pembe Domates GDO’ya (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara) karşı Pembe Domates Ağı’nın amaçlarından biri de GDO’lar konusunda insanları bilinçlendirip ortak bir tavır geliştirmek. GDO’ya Hayır Platformunu destekleyen gruplardan biri aynı zamanda PDA.Yeşim Güriş, GDO’ların daha çok para kazanma hırsından doğduğunu ve kısa sürede büyük şirketlerin tehlikeli biçimde bu alanda tekelleştiğini söylüyor. Hayatta çoğunlukla ikinci bir şans her zaman vardır ama bahsettiğiniz GDO’lu tarım ise doğa bu şansı size bir daha veremez.GDO’lu tohumlara ne bahane ile olursa olsun ülkemizin hiçbir şekilde ihtiyacı yok.Tüketiciler olarak aslında zararlı olan hiçbirşeyi satın almayarak üreticiyi yönlendirmemiz mümkün.Mevsiminde tüketilen sebze ve meyve her zaman daha sağlıklı ve etiktir.Domates sadece yazın yenirdi ama bu önemli detay nedense unutuldu…




GDO’ların Türkiye’deki durumu nedir?




GDO’ların üretimi hâlihazırda Türkiye’de yasak ama ülkemizde bir ürünün GDO’lu olup olmadığını anlayacak gelişmiş laboratuvar fazla yok. Mesela Güneydoğu’da ve Trabzon’da bazı yabancı tohum firmaları ne olduğu bilinmeyen bedava tohumlar dağıtmıştır çiftçimize.Yeterince denetim yapıldığını söylemek zor.




Türkiye’de GDO’lu ürünler var mı?




Çocuklarımız çok yakın bir gelecekte ailelerine soracaklar neden beni obez ve şeker hastası yaptınız ,’’BANA NE YEDİRDİN ANNE’’ diye!GDO’lu ürünler siz farkında bile olmadan her yerdeler.Bebek maması da dahil 1600’den fazla işlenmiş gıdadan bahsediyoruz!Yediğiniz çikolata ya da mısır cipsi paketinin üzerini okuyun lütfen,tabi ki ancak bir büyüteç yardımıyla!Kimse almaz diye GDO içerir yazmıyorlar!Olaya gıda maddesi açısından bakarsak genleriyle oynanarak yetiştirilen ürünler arasında soya ve mısır en yaygın olanı dünyada.Ben etikette soya lesitini,mısır şurubu,fruktoz vblerini gördüğüm anda o paketi bulunduğu rafa geri bırakıyorum!Yeter ki etiket doğru ve içeriği tam olarak açıklar şekilde olsun.Örneğin etiketteki ‘’şeker’’ yeterli bir açıklama asla değil çünkü şeker neden üretilmiş bilemiyorsunuz?GDO’lu mısır bazlı mı yoksa pancar mı?Etiketleme ve tüketiciyi doğru ve eksiksiz bilgilendirme konusunda da çok eksiklikler var ne yazık ki.Unutmadan “Ama bu ürün GDO’lu” diyemezsiniz çünkü rekabet kanunumuza göre haksızlık etmiş olursunuz,cezası dahi var!Diyelim ki GDO devi Amerika’dan mısır vblerini yada soya lesitini vblerini ithal edildi. Gümrükte ithal edenin beyanı yani “bunlar GDO’suz” demesi yeterli oluyor.Gümrüklerimizde ne bir laboratuar analizi yapılıyor ne de bizi buna karşı koruyacak bir biyo-güvenlik yasamız var,çıkacak yasa bu nedenlerle çok ama çok önemli.




Çok mu tehlikelidir bu ürünler?




Evet sağlığımıza ve doğaya düşman bir teknolojik üründür GDO!Varolan zaten bunca mükemmel iken neden bozarlar ki doğal yapısını?Domateste akrep geni kim yemek istiyor?üretici kar etsin diye neden ben sağlıksız ve kötü beslenmeyi kabul edeyim ki!Beni raf ömrü ilgilendirmez.Mikro besin açlığına neden mahkum olayım ki?2009 Nisan ayında “MON 810” kodlu GDO’lu mısırların ekimi Almanya’da yasaklandı.Geçen yıl şubat ayında da Fransa yasaklamıştı.Avusturya,Macaristan,Yunanistan ve Lüksemburg’da da yasak.Hayvan yemi olan bu GDO’lu mısır hayvanların sağlığına zararlı bulundu. Viyana Üniversitesi son olarak bir rapor yayınladı GDO’lu yiyecekler kısırlığa neden oluyor diye. Alerjiye, astıma, antibiyotik direncine neden olduğu da deneylerle kanıtlanmıştır. Prof Dr. Kenan Demirkol’un ‘’Akıllı Beslenmenin Matematiği’’ konusundaki yazılarını çok iyi okumak lazım kanser ve daha nice beladan uzak kalabilmek için diyor yeşim Hanım ve ekliyor bu nedenle bizim de desteklediğimiz GDO’ya Hayır Platformu bir imza kampanyası başlatmıştır.Desteklerinizi bekliyoruz. http://gdohp.blogspot.com/


Tohumculuk yasası ve Biyo Güvenlik yasa tasarısı konuşuluyor bu sıralarda, nasıl bir yasadır bu?




2006’da çıktı bu tohum yasası. Bu yasanın 2011’de yürürlüğe sokulacak olan 5. maddesine göre ancak kayıt altına alınmış tohumlar ekilebilecek. Tohumuna patent alamayan çiftçi ticari amaçla kendi geliştirdiği bu tohumunu satamayacak,aksine davranan çiftçiler ceza alacak. Böylece tekellerin ürettiği tohumlar bütün piyasayı ele geçirirken Anadolu’daki çoğu endemik binlerce türün yok olmasının da önü açılacak. Bu yönetmelik yüzyıllar boyunca ıslah edilerek günümüze kadar ulaşmış doğal ve bizim iklim koşullarımıza dayanıklı türler üzerinde bireysel hak sahipliğinin önünü de açıyor.Bir de en çok endişe ettiğimiz tohumun kilitlenerek patentlenmesi. Kısırlaştırılmış katır tohumu ancak bir yıl ekebiliyorsun, ertesi yıl tekrar aynı şirketten alman lazım tabi tarım ilacı ile birlikte. Tekellere bağımlılığı arttıran, tarımın sonunu getirecek son derece tehlikeli bir durum.Çıkacak olan Biyo Güvenlik yasası ise hala ayrı bir muamma.Burdan birkez daha rica ediyoruz tüm yetkililerden.En büyük GDO üreticilerinden Arjantin’in bile okuyup 73 sayfa eleştiri yazabildiği ve ısrarla GDO karşıtı kişi ve kurumlara tüm taleplerimize rağmen gösterilmeyen yasa tasarısı acilen kamuoyuna açıklansın.Ben kod numaralı laboratuvar kaçkını bir domates değil leziz pembe domatesler yemek istiyorum diyor Yeşim hanım ve altını defalarca çizerek ekliyor:Unutmayalım RAF ÖMRÜ UZADIKÇA İNSAN ÖMRÜ KISALIR!






Bu ise yayınlanan yanlış abidesi!



AKŞAM PAZAR 02 AĞUSTOS 2009, PAZAR
Gökten üç pembe domates düştü 1500 kişi paylaştı

Üç hediye domatesle başlayan bir hikayenin sonunda bugün 1500'ü aşkın kişi balkonlarında ve bahçelerinde pembe domates yetiştiriyor, deneyimlerini blog'larında paylaşıyor. Pembe Domates Ağı size de yakın...

İçi beyazlaşmış, sert, kokusuz ve tatsızlığından 'odun' yiyormuşuz hissi veren laboratuar domateslerinin pazarları ele geçirmesinden beri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir tür var; pembe domates. 2005 yazında bu türle tanışan Avniye ve Mehmet Tansuğ'un girişimleriyle kurulan Pembe Domates Ağı sayesinde bugün 'balkon tarımı'yla pembe domates yetiştiren 1500'ü aşkın kişi bulunuyor. Ağın sözcüsü, turist rehberliği yapan Yeşim Güriş'ten, pembe domates tohumunun Türkiye'deki en önemli kaynağının 50 yıldır Hafize Baliç'in Çerkezköy'deki bahçesi olduğunu öğreniyoruz. Belki duymuşsunuzdur, domatesin hikayesi ilginç. Anavatanı Amerika'dan zaman içinde tüm dünyaya yayılmış ve farklı renklere, biçimlere evrilmiş. Sebze mi meyve mi olduğu tartışılırken vaktiyle mahkeme kararıyla sebzelik statüsüne kavuşmuş. Aslında ABD'li tüccarlar o yıllarda (19. yüzyılın sonları) gümrük yasasının meyveye tanıdığı vergi indiriminden yararlanmak için domatesi meyve statüsüne almak istiyorlarmış ama bu yöndeki tüm bilirkişi raporlarına karşın yargıç, 'meyve olsaydı yemekten sonra yenirdi' diyerek domatesi sebze ilan etmiş. İNCE KABUKLU, NARİN, LEZZETLİ... Pembe domatesin Türkiye'ye balkan göçmenleriyle yayıldığını söylüyor Güriş. Bugün seyrek de olsa Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yetiştiriliyor. Özellikleriyse şöyle; ince kabuklu, çok narin ve bir o kadar da lezzetli. Bugünün raf ömrü artırılmış laboratuar domatesiyle karşılaştırırsak, 'günümüzde her şey üretildiği yerde tüketilmediği için pembe domates bu yarışta haksız rekabet sonucu yaya kalmıştır' diyor Güriş; 'Köylü onu pazara götürene kadar ince kabuğu yırtılır, sulu içeriği dışarı çıkar, bu yüzden ekonomik ömrü kısadır. Aynı nedenle artık çiftçiler tarafından ekilmemektedir. Nesli tükenme tehdidi ile karşı karşıyadır. Oysa bir kere doğal pembe domatesten tadan bir kişi bir daha asla evine o konvansiyonel tarım ürünlerini sokmak istemez! Hem sağlık hem verdiği keyif açısından pembe domates hiçbir şeyle kıyas edilemez.' Avniye ve Mehmet Tansuğ çifti 2005 yılında arkadaşlarından, anneleri Hafize Baliç'in yetiştirdiği üç domatesi hediye olarak almışlar ilk kez. Tohumlarını kurutup saklarken bir yıl sonra arkadaşları o tohumlardan balkonda ya da bahçede pembe domates yetiştirebileceklerini söylemiş ve her şey böylece başlamış. Üç domatesten 100'e yakın fide çıkmış ve onun tohumlarını arkadaşlarına dağıtmaya başlamışlar. Bir süre sonra işin püf noktalarını paylaştıkları, yetişen domateslerin neredeyse her gününü aktardıkları web günlüğünü açmışlar. Arkasından da büyük bir ilgiyle karşılaşmışlar ve 100-150 üyeden oluşan Pembe Domates Ağı (PDA) böylece hayata geçmiş. PEMBE DOMATESÇİLERE TİCARET YASAK Bugün üye sayısı 1500'ü aşan ağa katılmak için hazırladıkları manifestoyu kabul etmek şart; buna göre tohumu elde edince temiz toprak ve doğal yöntemlerle yetiştirmek ve tekrar elde edilen tohumları herhangi bir ticari amaca sapmaksızın PDA içinde karşılıksız paylaşmak gerekiyor. Aksi saptandığında üyelik düşürülüyor. Eğer kabul eder ve ağa katılırsanız ilk tohumlarınızı almak için tohum paylaşım zamanını, yani ocak-şubat aylarını beklemeniz gerekiyor. Peki, balkonunuzda pembe domatesi kolayca yetiştirebilir misiniz? 'Doğal pembe domates, bir balkonda yetiştirilebilecek en zor şeydir' diyor Güriş, 'ama sevginizi katarsanız mümkündür.' Tohumdan domatese geçen 90 gün boyunca karşılaşabileceğiniz her türlü zorluğun üstesinden, web günlüğü pembedomates.blogspot.com sayesinde gelebilirsiniz. Korkutmak gibi olmasın, 'ben de başarabilirim' diyorsanız üye olmak için de aynı günlükteki ya da
www.pembedomates.org adresindeki kısa formu doldurmanız yeterli.
PEMBE DOMATES GDO'YA KARŞIPembe Domates Ağı'nın amaçlarından biri de genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) karşı insanları bilinçlendirip ortak bir tavır geliştirmek. Yeşim Güriş, GDO'ların daha az emek ve riskle daha çok para kazanma hırsından doğduğunu ve kısa sürede büyük şirketlerin tehlikeli biçimde bu alanda tekelleştiğini söylüyor. GDO'ların Türkiye'deki durumu nedir? GDO'lar halihazırda Türkiye'de yasak ama ülkemizde bir ürünün GDO'lu olup olmayacağını anlayacak bir laboratuar yok. Mesela Güneydoğu'da ve Trabzon'da bazı yabancı tohum firmaları ne olduğu bilinmeyen tohumlar dağıtmıştır çiftçiye. Trabzon'da tohumdan çıkan mısırı hayvanlar bile yememiştir. Yeterince denetim yapıldığını söylemek zor. Türkiye'de var mı yani GDO'lu domatesler, mısırlar? Sadece onlarla bitse iyi. GDO'lu ürünler her yerdeler. Bebek maması da dahil 1600'den fazla işlenmiş gıdadan bahsediyoruz! Yediğiniz çikolata ya da mısır cipsi paketinin üzerini okuyun. Tabii ki büyüteçle. Kimse almaz diye GDO yazamıyorlar ama soya lesitini, mısır şurubu, fruktoz, glikoz gibi genetiği değiştirilmiş organizma dolu her paketin içi. 'Ama bu GDO'lu' derseniz haksız rekabetten mahkum olursunuz. Diyelim ki GDO devi Amerika'dan mısır ithal ettiniz. Gümrükte 'bunlar GDO'suz' demeniz yeterli oluyor, ne laboratuar var ne de bizi buna karşı koruyacak bir biyo-güvenlik yasamız.Çok mu tehlikelidir bu ürünler? Mesela henüz geçen Mayıs ayında 'MON 810' kodlu GDO'lu mısırların ekimi Almanya ve birçok Avrupa ülkesinde yasaklandı. Hayvan yemi olan bu mısır, hayvanların sağlığına zararlı bulundu. Viyana Üniversitesi son olarak bir rapor yayınladı GDO'lu yiyecekler kısırlığa neden oluyor diye. Alerjiye, astıma, antibiyotik direncine neden olduğu da deneylerle belirlenmiş. Tohumculuk yasası ve biyo-güvenlik yasa tasarısı konuşuluyor bu sıralarda, nasıl bir yasadır bu? 2006'da çıktı bu yasa, 2011'de yürürlüğe girecek. Bu yasanın 5. maddesine göre ancak kayıt altına alınmış tohumlar ekilebilecek. Tohumuna patent alamayan çiftçi, ticari amaçla kendi geliştirdiği tohumunu satamayacak, aksine davranan çiftçiler ceza alacak. Böylece tekellerin ürettiği tohumlar bütün piyasayı ele geçirirken Anadolu'daki binlerce türün yok olmasının önü açılacak. Bu yönetmelik yüzyıllar boyunca ıslah edilerek günümüze kadar ulaşmış doğal türler üzerinde bireysel hak sahipliğinin önünü de açacak. Bir de en çok endişe ettiğimiz tohumun kilitlenerek patentlenmesi. Kısırlaştırılmış tohumu ancak bir yıl ekebiliyorsun, ertesi yıl tekrar aynı şirketten alman lazım. Tekellere bağımlılığı artıran, tarımın sonunu getirecek bir durum: Peki, biyo-güvenlik yasası nedir? Çıkacak olan biyo güvenlik yasası ise hala ayrı bir muamma. Tüm yetkililerden rica ediyoruz; en büyük GDO üreticilerinden Arjantin'in bile okuyup 73 sayfa eleştiri yazabildiği ve ısrarla GDO karşıtı kişi ve kurumlara tüm taleplerimize rağmen gösterilmeyen yasa tasarısı acilen kamuoyuna açıklansın.EYÜP TATLIPINAR



Muhabirin kendi yazdığı hatalarla dolu olan!Bizim tek tek saatlerce uğraşıp düzelttiğimiz metin çöpe gitmiş yerine bu yazı yayınlanmış!!Eyüp Bey aşkolsun!2006 da çıkan tohum yasasını size anlattım.Zaman gazetesinde yapılan muhabir hatalarının tekrarlanmamasını rica ettim!Kaynaklar gösterdim.Herşeyin ötesinde size yayınlanmasını istediğimiz metnin en son ve doğru halini yolladım.Ben daha ne diyeyim ki!Bana bu yazıda onca yoğunluklarına rağmen severek yardımcı olan sevgili Avniye Hanıma ve Nalan Hanıma sonsuz teşekkür ederim!


Pazar pazar tek ihtiyacım bir fiyaskoydu sağolasın basın.Harika bir pazar oldu benim için :(((
Allahtan Deniz'in resmi varda bakıp bakıp keyfimi yerine getirmeye çalışıyorum.Ne şeker değil mi.41 kere maşallah :)))

Sevgiyle kalın


Yeşim Güriş